"Gördüğünüz gibi," dedi Candide Martin'e, "bazen de suç cezasız kalmıyor, Hollandalı kaptan bozuntusu hak ettiği sonu
buldu."
"Öyle," dedi Martin, "ama gemideki yolcular da onunla birlikte helak olup gitmeli miydi? Tanrı dolandıcıyı cezalandırdı, tamam, diğerlerini boğan şeytandı."
Zenginlerin mahkemelerde Latince gibi anlaşılmaz bir dil kullanarak yoksullara nasıl zulüm ettiğini anlatarak başladı söze: "Bana kalırsa Latince konuşmak yoksullara ihanettir, çünkü mahkemelerde yoksullar ne söylendiğini anlamıyor ve eziliyorlar; iki kelime söylemek isteseler, bir avukata ihtiyaç duyuyorlar." Ama bu, Kilise'nin bir suç ortağı ve katılımcısı olduğu, hüküm süren sömürünün yalnızca bir örneğiydi: "Bana öyle geliyor ki, bizim kanunlarımıza göre, papa, kardinaller ve piskoposlar o kadar zengin ve büyük ki, her şey kiliseye ya da papazlara ait, onlar da yoksulları eziyor, yoksullar iki tarla kiralayıp çalışsa, bu tarlalar da Kilise'ye, bir piskoposa ya da kardinale ait oluyor."
"Ben düzenbaz değilim: Öyle olsam sizi sevdiğimi söylerdim ama bakın, açıkça söylüyorum sizi sevmiyorum, John Reed hariç dünyadaki herkesten daha çok nefret ediyorum sizden, yalancılarla ilgili bu kitaba gelince, kızınız Georgiana'ya verebilirsiniz, çünkü sürekli yalan dolan söyleyen o, ben değilim."
“ Belki de iplere hiç ihtiyacın yoktur. Kendi elinde olmasına bile… Ben kadere inanırım. Her şey önceden belli; ne olacağı, kiminle olacağı belli. Hiç kimse değiştiremez. Sen sadece rolünü iyi oynarsın ya da oynamazsın. Bu kadar. Kes bütün iplerini. Sen kukla değilsin. Kaderinin hakkını veren, müthiş bir oyuncusun. Zaten yapmışsın. Bırak ‘ öyle olmuştu, böyle olmuştu’ demeyi. Olan biten her şey bizi bugüne hazırlamak içindi, talihsizlikler de öyle…”