Bu insan artık yazmak istemiyordu, çünkü kâğıda döktüğü her kelimenin hainlerin ve barbarların eline geçmesinden korkuyordu. Artık bir sanatçının düşündüğü, yazdığı, resmettiği, bestelediği her șeyin sahtesinin yapıldığı, sırrının ifşa edildiği, kirletildiği bir dūnyanın kapıda olduğu hissine kapılıyordu.
Lazar, Strindberg'in bir oyununu çok severdi; Rüya Oyunu. Bilir misin? Ben hiç izlemedim. Hep o oyundan replikler ve sahneler alntılardı. Söylediğine göre bu dramda, en büyuk dileği hayatın kendisine yeşil bir balık kutusu bahşetmesi olan biri varmış; hani şu balık tutanların olta iğnesi, misina ve balık yemini muhafaza ettikleri yeşil, metal kutulardan. Bu insan yaşlanıyor ömür geçip gidiyor; ta ki nihayet bir gün tanrılar insafa gelip ona bir balık kutusu bahşedene dek. Sonra oyuncu, elinde uzun zamandır beklediği hediyeyle sahnenin kenarına geliyor, kutuyu uzun uzun inceliyor ve derin bir üzüntüyle şöyle diyor. "Bu tam yeşil değil." Lázar ara sıra, insanlar arzularından söz ederken bu cümleyi alıntılardı. Ve Juditi yavaş yavaş tanıdıkça, onun için "tam yeşil" olmadığımı anladım. Uzun süre beni olduğum gibi görmeye cesaret edemedi. Özlemini çektiğimiz, idealleştirdiğimiz birini insan boyutlarına sığdırma cesaretini uzun süre gösteremeyiz. Şimdi birlikte yaşıyorduk ve geçip giden yıllarımıza ateşli bir hastalık gibi çöken dayanılmaz gerilim ortadan kalkmıştı, artık birbirimiz için sadece insandık, bir erkek ve bir kadın, bedensel zayıflıkları ve gündelik sorunları olan insanlar ve buna rağmen hâlâ beni, hiçbir zaman görmediğim gibi görmek istiyordu. Bir rahip ya da başka bir dünyadan gelmiş, yüce bir varlık gibi. Oysa ben sadece umut eden, yalnız bir insandım.
Yalnızlık ilk başlarda bir hüküm gibi katıdır. Ona katlanamayacağını hissettiğin anlar olur. Belki biri olsaydı iyi olurdu, diye düşünürsün; belki bu ağır ceza biriyle paylaşılabilse hafiflerdi herhangi biriyle, yakışıksız partnerlerle, yabancı kadınlarla... Bunlar zayıflık anlarıdır. Fakat bu anlar gelip geçer; çünkü hayatın bütün gizemli unsurları gibi, içinde herşeyin yaşandığı zaman gibi yalnızlık da yavaş yavaş seni, bizzat seni sarar. Bir anda her şeyin plana uygun şekilde gerçekleştiğini anlarsın: İlk başta merak vardı, ardından bekleyiş sonra çalışma ve en sonunda da yalnızlık.
Arzuların olduğu sürece yükümlülüklerin de vardır. Fakat bir gün gelir, ruh yalnız kalma ihtiyacıyla dolup taşar. Tek istediğin, gereksiz, sahte, ikinci planda kalan her şeyi onun içinden atmaktır.