Betimlemeler, anlatımlar, söyleyişler hep Anadolu.. Bu toprakları bu coğrafyayı bize anlatan hem de anlatılan köyün havasını soluyormuş, kuşların cıvıltısını duyuyormuş, kekliklerin ötüşüne kulak veriyormuşuz gibi bir his.. Ağaçları, meyveleri, bahçeleri geziyormuş, binaların arasından sıyrılıp yaylalarda, tepelerde dolaşıyormuş gibi güzel, tatlı bir his. İşte Mustafa Kutlu’nun hikayesindeki bu hissi seviyorum. Bu inceliği, bu tabiatın derinliklerine nüfuzu, her yürüyüşümüzde yahut bir ağacın altında dinlendiğimizde bak bu hangi ağaç biliyor musun diye soran, bak bu ıhlamur ağacı, çok güzel kokar bu diyen, arabayı durdurup yol kenarındaki ağacın yapraklarının, çiçeklerinin kokusunu duyayım diye dallarını yaklaştıran.. Çınarı, eriği, zeytin ağaçlarını gösteren… Bir demet çiçeği, bir tane gülü bir anda getirip parmaklarının arasına sıkıştıran birinde daha seviyorum. Ben ki yollarda bir hanımeli kokusuna meftun, bir de söğütlerin suya meyline aşık, sudaki akislerini izlemeye hayran ama şehrin sokaklarında büyümüş tabiatın maalesef uzağında sayılan bir modern zaman çocuğuyum. Yalnız bu fıtriliği, bu toprak sevdasını çok seviyorum. Bu hissi en çok yakaladığım, her ağacı seyretmek, her yaprağa dokunmak, her şeyi izlemek istediğim, uzun yürüyüşlerin en tatlı geldiği yer Fas’tı. O ne denli güzel ülke, ne harika şehirlerdi. Şehrin göbeğinde sabahları kuş sesleri ile uyanmak harikuladeydi ..
Yalnız tabiat değil binaların içinde insan ruh hisseder mi?
Fas’ın camiilerinde, sokaklarında, kapılarında dahi o ahenk var. İstanbul’da Süleymaniye’de birkaç rekat kılmak, Şehzade Mehmet camiinde kubbeyi seyretmek, Valide-i Cedid’in avlusunda zamanın nasıl geçtiğini bilememek, Maraş’ta Bektûtiye camiinin avlusunda o küçük havuzun sesini dinlemek.. Eyüpsultan’da bir sabah namazı pencereden