Roller ha bire değişirdi alemde; atomlar yerlerinde durmazdı, hep hareket halinde. Hayatın şekli çemberdi ve çemberde her nokta merkeze eşit mesafedeydi - o merkeze, ister Tanrı ismini ver, ister aşk, istersen bambaşka bir şey..
“İnsan kendisine (mikrokozmos) ve kâinata (makrokozmos) dair bilgisini nasıl artırır?”
İbn Rüşd, İbn Arabi’ye sordu: “Hakikati akılla, mantıkla mı ortaya çıkarırız sence?”
“Hem evet, hem hayır” dedi. “Evet ile hayır arasında, ruhlar maddelerinden uçar, başlar da bedenlerinden.”
Şayet Hafız’ın dediği gibi alemdeki her ruh Tanrı’yı tamamlıyorsa, yani Tanrı felsefesi aynılıklardan değil, farklılıklardan besleniyorsa; en uyumsuz insanları odaya koyup birbirlerinin gözünün içine bakmalarını sağladığımızda acaba neler olurdu?
Zamanla seçim olmaktan çıkıp mecburiyete, hatta lanete dönüşen yalnızlık… Göğsünün içindeki boşluk hissi o kadar derindi ki, yalnızca Tanrı’nın yokluğuyla kıyaslanabilirdi. Evet, belki de buydu mesele. Tanrı’nın yokluğunu içinde taşıyordu. Tevekkeli değil, ağır geliyordu.