Sadık Hidayet’in Kör Baykuş eseriyle tanışmam ve duyduğum merak, bir alıntının tesadüfen karşıma çıkmasıyla başladı: "Lakin tek korkum: Yarın ölebilirim kendimi tanıyamadan..." Ancak nedense, her okuma isteği belirdiğinde, sanki henüz vakti gelmemiş gibi, daha zamanı var diyerek erteliyordum. Nitekim Nilgün Marmara belgeselini izledikten sonra içimde ani ve karşı konulamaz bir okuma isteği uyandı. Belki de ruhumdaki o melankoli henüz tam doymamış, vurucu bir darbe daha istiyor gibiydi. En yakınımda olan ve hızlı ulaşabileceğim, Sadık Hidayet'ti. O en sevdiğim cümlenin yanına, izini kalıcı hale getirecek o meşhur girişi ekledim: "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar..."
Sadık Hidayet, yaşamı boyunca pek sevilmemiş, anlaşılamamış bir ruh. Bu yalnızlığını kâğıda dökerken, aslında kendi kaderini de yazdığını fark edememiş gibi. İçine sürüklendiği o mutsuzluk evreninde, sanki herkesi memnun etmesi gereken oymuş gibi bir hisse kapılmış. Kitabın zekice kurgulanmış nüktedan kısımlarını çok sevdim. Acıyla eğlenebilen insanları sebepsizce samimi buluyor ve merak ediyorum. Merak etmekte de haklıymışım; Hidayet çalışkan, alçakgönüllü ve varlıklara olan sevgisi sonsuz bir yazar...
Okurken anlamlandırma sürecinde zorlandığım, dönüp tekrar tekrar okuduğum yerler oldu. Ancak kitabı bitirip son sayfadaki biyografi ile karşılaştığımda her şey yerli yerine oturdu. Tavsiyemdir; siz de o açıklama kısmını en sona saklayın ve bakalım sizin anlama serüveniniz kendisini ne ölçüde gösterecek.
Kitabın kapağını kapattığımda hissettiğim şey, sadece bir hikâyenin sonuna gelmişlik hissi değildi; sanki bir sayıklamanın, bitmeyen bir kâbusun tam orta yerinde uyanmıştım. Hidayet’in kaleminden dökülenler, rüya ile gerçeğin birbirine karıştığı