Çoğumuz sevgiyi piyangodan çıkan bir ikramiye, pasif bir duygu seli ya da "doğru insanı bulma" şansı sanıyoruz. Oysa Erich Fromm, "Sevme Sanatı" (The Art of Loving) ile elimize harita yerine bir yontu kalemi veriyor. Kitabı okurken sevmenin her gün yeniden icra edilmesi gereken bir zanaat olduğunu fark ettim.
Sevemememizin önündeki en büyük engel narsisizmdir. Dünyayı ve insanları sadece kendi ihtiyaçlarımız, korkularımız ve arzularımız kadar görüyoruz. Fromm bize "Nesnellik" kavramını öneriyor: Karşındakini (ve kendini) tüm savunma mekanizmalarından, yalanlardan ve beklentilerden arındırıp "olduğu gibi" görebilme cesareti. Eğer bir kişi nesnelliğini sadece sevdiğine saklayıp dünyanın geri kalanına körleşirse, Fromm’un uyarısı nettir: Kısa zamanda başarısız olacaktır. Çünkü sevgi bir "nesne" seçimi değil, bir karakter duruşudur.
Disiplin: Sevgi, tüm yaşamı kapsayan bir öz-saygı disiplinidir.
Yoğunlaşma: "Burada ve şimdi" olabilmek, karşındakinin özüne kilitlenebilmektir.
Sabır: Hızlı sonuç bekleyen modernitenin aksine, meyvenin olgunlaşmasına izin vermektir.
Eksiksiz İlgi: Sevgiyi hayatın en merkezi meselesi haline getirmektir.
Kitabın en sarsıcı aynalarından biri de "cesaret" ayrımıdır. Ümitsizlikten doğan cesaret yıkıcı bir son çırpınışken, sevgiden doğan cesaret belirsizliğe rağmen yaşamı onaylayan yaratıcı bir güçtür.
Ve unutmamak gerekir ki: "Bilinçli olarak sevilmemekten korkan biri, aslında bilinçaltında sevmekten (aktif bir özne olmaktan) korkuyordur." Çünkü sevilmek edilgen bir bekleyiş, sevmek ise sorumluluk isteyen etken bir eylemdir.
Bu kitabı kapatırken anladım ki; sevgi bir cevap değil, bitmek bilmeyen bir sorudur. Kendi içimizdeki "suflörlerin" o yetersizlik fısıltılarını susturmanın tek yolu, edilgen bir tüketici olmaktan çıkıp, yaşamın her alanında
Sevme SanatıErich Fromm · Say Yayınları · 20207,8bin okunma
Bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatıp rafa kaldırmazsınız; sanki o yazarla bir kadeh şarap içmişsiniz de sohbetin ortasında sessizliğe gömülmüşsünüz gibi hissettirir. Jean-Louis Fournier’nin Tek Yalnız Ben Değilim eseri tam olarak böyle bir deneyim. Yalnızlığı, modern insanın en dürüst aynası olarak karşımıza çıkarıyor.
Fournier'nin en büyük mahareti, trajediyi mizahla terbiye etmesidir. Yazar, "Hayatım kötü gittiğinde neden mutsuz olduğumu yazıyorum, böylece ruh halimle dalga geçmeyi başarıyorum," diyerek aslında bize en büyük savunma mekanizmasını fısıldıyor: Acıyı nesneleştirmek. Yazıya dökülen mutsuzluk artık sizin bir parçanız değil, dışarıdan izleyip üzerine şaka yapabileceğiniz bir metne dönüşür.
Kitap boyunca yalnızlık iki farklı yüzüyle selamlıyor bizi. Bir yanda "Yalnızken kendimi özgür hissediyorum... zihnimdeki çılgınlıkları özgür bırakmayı çok seviyorum," diyen o bağımsız ruh varken; diğer yanda "İnsan sıcaklığına sahip değilim... birinin bana nasılsın dediğini duymak için dünyadaki bütün altınları verebilirim," diyen o çocuksu açlık var. Bu tezat, yalnızlığın sadece bir "tek başınalık" değil, aynı zamanda paylaşılamayan bir manzara olduğunu hatırlatıyor.
Fournier’nin yalnızlığının kaynağı, belki de o meşhur "ortak hafıza" inşa edebilecek birini yeniden bulamayacağına dair duyduğu o ince sızı. Yazar için yalnız kalmaktan veya terk edilmekten daha korkunç bir şey var: Unutulmak. "Unutulduğumda ise hayal edecek hiçbir şey bulamam. Sanki bu dünyada hiç var olmamışım gibi..." Bu cümle, insanın varoluşsal kaygısının en çıplak halidir. Ancak Fournier şanslı; çünkü o, "sözcüklerin de kendilerine özgü bir mizahı var," diyerek kurduğu bu edebi evrenle, kendisini asla unutmayacak bir okur kitlesiyle o ortak hafızayı kâğıt üzerinde inşa etmeyi