Önümde sekiz yıl vardı. Devrilince sonsuzlukmuş gibi duran sekiz koca yıl. Sonsuzluk simgesinin anlamını çözeceğim kadar uzun. ∞’ nin anlamını! Soldakinin sonsuz hayat dairesi, sağdakininse sonsuz ölüm dairesi olduğunu kanıtlayacak kadar uzun. Dairelerin kesiştiği noktadaysa ölümlü hayat ya da hayatlı ölümün, yani zamanın doğduğu evrenin olduğunu kendime anlatabilecek kadar uzun bir sekiz yıl...
Önemli olan defterin üzerinde yazan iki kelime: Ecce Homo! Daha önce duydun mu?”
“Hayır.”
“Peki, Friedrich Wilhelm Nietzsche diye birini duydun mu?” “Evet, Tanrı’nın cesedini gören tek insan.”
Aslında anlamalıydık. İlkokulun bahçesinde uyanmalıydık. Hazır ol! Rahat! Hazır ol! Dikkat! Sağa bak! Tesadüf değilmiş hiçbiri. Devamı varmış meğer. Alıştırmaymış onlar. Gerisi buradaymış. Milliyetçiliğin bir din olduğu bu ülkede, zorunlu hale getirilmediği takdirde askerlik hizmetine gönüllü bulamayacaklarından korktuklarını anlamalıydık!
Doğu’da kızlar, kadın doğar. Ecellerinden önce ölürler. İlk yemeği anasının memesinden gelen ve yediği çanağa tükürmekte sakınca görmeyen erkek, o kadar çok kadın gömer ki toprak bile artık dişidir. Bu yüzden Toprak Ana diye bilinir. Perilerin şanı buradan gelir. Diri diri gömüle gömüle toprağı bile kadın yapmışlardır. Bu yüzden verimsiz ve çoraktır. Buna da, kadının intikamı denir.