Çokça kişisel görüş içerir.
8/10
·560 syf.··
2026 12. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 18:38
İlk kitabın sonunda kafamda çok fazla soru işareti kalmıştı. Altınsoy ailesinin ölümü, Kılıç'ın gerçek kimliği, aile üyelerinin sakladığı sırlar ve İnci'nin bundan sonra nasıl birine dönüşeceği en çok merak ettiğim konuların başında geliyordu. İkinci kitap ise bu soruların peşinden giderken beni yalnızca bir cinayet gizeminin içine değil, ihanetlerin, sırların ve aile içi hesaplaşmaların merkezine taşıdı diyebilirim. Bu kitapta en çok hoşuma giden şey, ilk kitapta zeki ve tehlikeli olduğu söylenen İnci'nin bu özelliklerini gerçekten görmeye başlamamız oldu. İlk kitapta daha çok olayların içinde sürüklenen bir karakter okurken, burada oyunu kuran, insanları gözlemleyen, plan yapan ve gerektiğinde manipülasyon yapmaktan çekinmeyen bir İnci görüyoruz. Özellikle yıllardır saklanan kirli işleri ortaya çıkardığı bölümler kitabın en keyif aldığım sahneleri arasındaydı. İkinci kitap boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri de suç kavramının ele alınış biçimiydi. Hikâye ilerledikçe tek bir katil aramanın anlamsızlaştığını görüyoruz. Çünkü bu dünyada suç yalnızca tetiği çeken kişiye ait değil. Gerçeği saklayanlar, göz yumanlar, sessiz kalanlar ve kendi çıkarları uğruna olan biteni görmezden gelenler de bu suçun bir parçası hâline geliyor. Bu nedenle kitap ilerledikçe "katil kim?" sorusundan çok "bu noktaya nasıl gelindi?" sorusu ilgimi çekmeye başladı. İnci'nin yolculuğu da benim için yalnızca bir intikam hikâyesi olmadı. Bu kitapta İnci sadece ailesinin katillerini aramıyor, aynı zamanda çok sevdiği insanların düşündüğü kişiler olmadıkları gerçeğiyle de yüzleşiyor. Babasının, abisinin ve ailesinin geçmişte yaptıklarıyla karşılaşması, onları hem özlemeye devam edip hem de yaptıklarından dolayı hayal kırıklığı yaşaması karaktere ilginç bir çatışma katıyordu. Buna rağmen
Düşünce
Kırık İnci 2Ceren Melek · İndigo Kitap · 2025307 okunma
öyle işte...
8/10
·704 syf.··
2025 39. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 31 Aralık 2025 00:00
Selam. Yaklaşık 4 gündür kendime gelmeye çalışıyordum. Biraz ağır geldi. Ağladım mı ağladım. Ve ben kitaplara falan çok kolay ağlayan birisi değilim. O kadar ki okuma kaydına eklediğim kitaplar ve eklemediğim onlarca kitap arasından ağladığım ikinci kitaptı. O kadar kötü hissettim ki 'gölgede bir buluşma' kitabının incelemesini sildim. Her neyse, yoruma geçelim. (birinci ve ikinci kitap için spoiler vardır.) İkinci kitap çok ucu açık bitti. Ne olacağını merak ederek üçüncüyü aldım. Keşke diyorum iki de bıraksaydım. Öncelikle, Rhy, bu kitapta o kadar da ön planda değildi. Hastra bence çok tatlı bir karakterdi. Kell, diğer kitaplar da şımarık ve kibir topu küstah bir prens Antari değildi. Ama bu kitapta bazı yerlerde çok burnu havada davrandı. Belki de Holland'a karşı öyleydi. Kell, Holland yanındayken küstahlaşıyor. Lila'da Kell yanındayken aptallaşıyor. Kibirleniyor. Gıcıklaşıyor. Falan da falan işte. Hani küçük çocuklar veya liseli gençler arkadaşları veya kuzenleri gelince şımarıklık yapıyor ya Ailelerine. Sanırım Holland Kell'i, Kell'de Lila'yı şımartıyor. (Biraz alakasız oldu.) Holland'dan bahsetmişken......(İç çekiş) Beni bayağı güzel patakladı. Fena dövüldüm. Onunla ilgili yoruma girersem çıkamayacağım ama yine de girelim. İlk başta Osa pisliği (adını tam yazamayacak kadar nefret ediyorum) onun bedenini ele geçirdikten sonra Holland'ın onu durdurmak için kalan iradesiyle verdiği mücadele beni duygulandırdı. Osa onun bedeninden ayrıldıktan sonra bilincini kaybetti. Saraydaydı ne yazık ki, muhafızlar onu zindana götürdü. İlk bayıldığında, ciddi ciddi karakterlerle konuştum. "Lütfen Onun bedenine iyi bakın." Dememe rağmen canım çocuğuma hiç nazik davranmadılar. Kell, onun durumunu anlatırken parmaklarının falan kırıldığını söyledi. Ve ben, mahvoldum. Lila pisliği
Işığın BüyüsüVictoria Schwab (V.E. Schwab) · Pegasus Yayınları · 202482 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
10/10
·79 syf.··
Beğendi
·
2025 1023. kitabı
ÇİÇU (Tiyatro) Aziz Nesin 1915–1995 yılları arasında yaşamış, Türk edebiyatının en önemli mizah yazarı, öykücüsü ve oyun yazarlarından biri olan Aziz Nesin tarafından mizahi ve absürt bir üslupla kaleme alınmış değerli bir tiyatro eseridir. Eserin kurgusu son derece basit ama bir o kadar da çarpıcıdır. Çatı katında, bir odalık bir eve dönüştürülmüş dar bir mekânda yalnız yaşayan adsız bir kahraman merkezde yer alır. Bu kahraman üzerinden insanın bireyselliği, yalnızlığı, varoluşsal açlığı ve yaşamın absürtlüğü ile yüzleşiriz. Yazara göre bu adsız kahraman aslında hepimizdir. Kahraman, var olduğunu hissedebilmek için Robinson Crusoe’nun yöntemine başvurarak bir şişme bebekle konuşmaya başlar. Ona Çiçu adını verir; sevdiği kadınmış gibi onunla iletişim kurar, duygu ve düşüncelerini paylaşır. Evdeki diğer nesneleri de kişileştirerek her biriyle ayrı bir ilişki kurmaya çalışır. Tek düşüncesi yalnız kalmamaktır. Komşu karı–kocayı sürekli dinler; onları model alarak Çiçu ile dramatize eder. Kendisi gibi yalnız olan başka bir kadınla, rastgele çevirdiği bir telefon numarası aracılığıyla iletişim kurar. Bu kadın, tanımadığı bu adama kocasını şikâyet eder; çünkü kocasının onu yalnız bıraktığından yakınmaktadır. Adam bir süre sonra bir kadınla evlenir. Çatı katındaki evi gizli bir mekân olarak saklar ve zaman zaman ziyaret eder. Evet, evlenmiştir ve güya yalnızlıktan kurtulmuştur; ancak aslında yalnızlık çukurunun daha da dibine düşmüştür. Eşi onu anlamaya çalışmaz; bu yüzden adam Çiçu’yu özlemeye başlar ve ziyaretlerini sıklaştırır. Sonunda karısını bırakır ve eski hayatına geri döner. Çünkü aradığı “birlik olma” hâlini ve yalnızlıktan kurtulmayı hiçbir zaman başaramamıştır. Bu durum bir paradoks olarak karşımıza çıkar: Yalnız olduğunu fark eden bir insanın, bir daha
ÇiçuAziz Nesin · Nesin Yayınevi · 200763 okunma
Erimekte Olan Kar Tanesi Olmayalım
10/10
·320 syf.··
Beğendi
·
2025 55. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 10 Aralık 2025 01:11
Nermin Yıldırım'ın Dokunmadanı, insanı en savunmasız yerinden yakalayan o nadir romanlardan biri. Ölümle yüzleşen bir kadının, Adalet'in hikayesi üzerinden, hayatın en temel sorusunu soruyor: Dokunarak mı yaşamalıyız, yoksa dokunmadan, incinmeden geçip gitmek mi daha güvenli? Kitap boyunca bu soru, sessiz bir çığlığa dönüşüyor ve okuru kendi hayatıyla hesaplaşmaya zorluyor. Romanın en çarpıcı yanı, insanın kendiyle ve dünyayla kurduğu mesafeyi sorgulatması. “Öleceğimi öğrenince çok şaşırdım” cümlesiyle başlayan yolculuk, aslında hepimizin bildiği ama kabul etmek istemediği bir gerçeği yüzümüze vuruyor: Ölüm her zaman beklenmedik. Adalet’in bu şaşkınlığı, “Ne yaşayanlar anlardı beni, ne de ölüler işitebilirdi” diye devam ediyor; yalnızlığın en derin halini anlatıyor. İnsan, ne tam yaşıyor ne tam ölü, arada bir yerde, dokunamadan, dokunulmadan. Kitap, zamanın acımasızlığını da unutulmaz bir şekilde işliyor. “Geçen zaman sadece hayatımın değil, koca mahallenin de içine etmişti. Bir tür soygun ganimetiydi nihayetinde zaman. Yağmalanmış bir şey.” Bu satırlar, zamanın nasıl sessizce her şeyi çürüttüğünü, bizi tükettiğini öyle güzel anlatıyor ki, okurken durup kendi ömrünüzü sorguluyorsunuz. Zaman her şeyin ilacı değil; “Zaman her şeyin ilacı derler... bu da külliyen yalan.” Aşk, sevgi, özlem ve güven temaları ise romanın kalbi. “Siz tek birinin sıcaklığının peşindeyseniz, koca dünya sarıp sarmalasa ne fayda! Üşümekten kurtulamazsınız.” Ya da “Başkaları kalbimi kıracağına, bizzat kendim parçalayıp, artık doğru vakti göstermeyen bir saat gibi cebimde taşımayı seçtim.” Bu cümleler, incinmekten korktuğumuz için kendimizi nasıl kapattığımızı, nasıl kendi kendimize zarar verdiğimizi gösteriyor. Aşk ise bir oyun: “İlk aşık olan kaybeder.” Dokunmanın, bağ kurmanın hem en
DokunmadanNermin Yıldırım · Hep Kitap · 201711,6bin okunma
10/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2025 66. kitabı
Jian Kang, arkadaşı Lim Sangwoo ve abisi Jihoon ile birlikte kendi kurdukları psikolojik otopsi merkezinde çalışıyorlar.Bu resmi kurumda, intihar edenlerin yaşlı ailelerini teselli ediyor, intiharı önlemek için ailelere danışmanlık ve psikolojik otopsi hizmeti veriyorlar.Yakınlarının neden intihar ettiklerini çözüme kavuşturuyorlar kısacası. Ama geçmiş zamana kısa bir bakış atalım.Jian küçükken babasının işten dönmesini sokakta beklerdi.Bir gün babasını yine bekledi ama o bir türlü gelmedi, o da sokakta bulunan ankesörlü telefon kulübesinden babasını aradı ama açan olmadı, tekrar denediğinde telefon açıldı ama o konuşma normal bir diyalog değildi çünkü Jian o anda babasının ölmeden önceki son anlarında aklından geçen düşüncelerini duyuyordu.O anda fark etti ki insanlar, kaybettikleri yakınlarının ölüm saatinde gelip bu telefon kulübesinden onları ararlarsa, onların son anlarındaki düşüncelerini telefon aracılığıyla duyabilirler. Böylece Jian, hem kendi hem de danışanları için büyük bir mucize keşfetti farkında olmadan. Seong Yeona, kocası iş yerinde zorbalığa dayanamayıp intihar etti.Yu Naeun, erkek arkadaşı toksik bir şekilde sürekli kendisini öldürmekle tehdit edip sonunda bunu gerçekten yaparak intihar etti.Jung Yoohwa, kızı kendini yalnız hissettiği ve başına gelenlerle nasıl başa çıkacağını bilemediği için intihar etti.Kim Namjin, annesi kanser olduğunu öğrendikten sonra sevdiklerine ve kendisine daha fazla acı vermemek için intihar etti.Lim Sangwoo, babasını kalp krizinden kaybetmiş, annesi ise hasta, kendisi de her yalnız kaldığında intiharı ve ölümü sıkça düşünen biri.Aynı zamanda Jian’ın en büyük destekçisi, hem iş, de hem arkadaşlık da. Ve son olarak baş kahramanımız Jian Kang.Anneleri küçükken onları aniden terk etti ve Jian abisi ve babasıyla birlikte
Telefon Kulübesindeki KızLee Su-Yeon · Düşbaz Kitaplar · 202516 okunma
Bitmeyen bir yorgunluk bu...
9/10
·512 syf.··
Beğendi
·
2025 42. kitabı
·
17 günde okudu
·
Okunma: 09 Kasım 2025 20:19
Selamlar millet! Kalın kitapları okumak bana hep göz korkutucu gelmiştir. Özellikle de tarihi romansa. Sanki dili ağır, bitmeyecek bir işkence gibi. Ama bu kitapla büyük ölçüde bu ön yargımı kırdığım kanısındayım. Dili son derece duru ve sade, uzun ve sıkıcı betimlemeler yok. Bilmediğim kelime neredeyse hiç yoktu yerel kullanımlar hariç. Ayrıca kitaba düzgün bir şekilde odaklanabildiğinizde akıp gidiyor çünkü bolca diyalog var. Bölümler uzun ancak konuşmayı yarıda kesmeyeyim derken bakmışsınız on sayfa daha bitmiş. Kalınlığına aldanmayın yani. Umduğum gibi sürekli aksiyonlu olaylar yok ama kendisini okutmayı beceriyor az bir çabayla. Yazılı haftasına denk geldiğinden yaklaşık on gün hiç kitap okumadım sanırım, bu yüzden bakmayın iki haftada okuduğuma daha kısa sürdü bitmesi :) Türk yazarlarımızı okumayı ihmal ettiğimi fark ettim ve kendimden utandım. Onları okumadan geçmişimizi tam olarak anlayamayız sanırım. Bu yazarın diğer kitaplarını de kesinlikle okuyacağım. Galiba Yaşar Kemal'in yanında Kemal Tahir külliyatı da yapmam gerekecek... Buraya parantez açayım. Kendisi Marksizmi* kitaplarında bolca kullanmış. Kitabın konusunu yazardan alıntı yaparak kısaca açıklamak isterim. "Memleketin kötü günlerinde düşmanlar iyice içeri doldukları sırada başından beri politikaya karışmamış, orta rütbede, dövüşken Türk subayının ordusuz kalma dramını anlatmak isterim." Burada bahsedilen kişi ana kahramanımız olan Cehennem Yüzbaşı olarak anılan Topçu Cemil. Küçük yaştan beri cepheden cepheye koşturmuş ama karşılığında çoğunlukla yenilgi bulmuş. Bir yanda Hasta Adam denilen ve inkar edenlere karşın içten içe çöken Osmanlı, bir yanda dur durak bilmeyen kayıp ve işgaller, bir yanda sevdiği kız. Sevdiği kız dedim ama aşk mevzusuna çok kısa değiniliyor. Sevdiğinden de ayrı kalıyor
Yorgun SavaşcıKemal Tahir · Ketebe Yayınları · 20264,308 okunma