“Kader bizi bir yere çağırdığında buna karşı koyacak gücümüz kalmıyordu ve genellikle gitmeyi arzu etmediğimiz yerlere yazgımızın zoruyla gidiyorduk. Gerçekten böyle miydi? Yoksa arzularımızın peşinden gittiğimiz halde, sonunda acılarla karşılaşınca, sırf suçu üzerimizden atmak için bizi oraya kaderin çağırdığını mı iddia ediyorduk?”
“Fakat aşk varsa başka. Aşkın başladığı yerde tutku, keder, acı ve nefret devreye giriyor, zamanın akışı bozuluyor, bilinç, ağrılı sıçrayışlarla yolunu kaybediyor.”
“Beni hayatta en çok bu sakinlikler korkutur: Ya için için kıpırdanan, bilmediğim, görmediğim, hissetmediğim bir şeyler varsa bu sessizlikte diye düşünür, trajedilerin en büyüğünün bizi en gündelik, en banal, en her zamanki hayatımızı yaşarken gelip bulacağına inanırım. İnsanın yağmurlu, soğuk bir akşamüstü soluk soluğa vardığı sıcacık evinde yüreğine saplanan bir kurşun, kanlı bir savaşın orta yerinde saplanan bir kurşundan daha fazla acıtmaz mı?”