Pek kıymetli Makar Alekseyeviç,
Kitabınızı geri yolluyorum. Harika bir kitaptı! Elimden bırakamadım. Böyle bir mücevheri nereden buldunuz? Şaka bir yana, böyle kitapları sever misiniz, Makar Alekseyeviç? Birilerinden birkaç günlüğüne kitap ödünç alacağım. İsterseniz size de gönderirim. Şimdilik hoşçakalın. Doğrusu, daha uzun yazmaya vaktim yok.
Kont yatmıştı. Henriette’le birlikte, akşamın bir saatinde akasyaların altında oturduk; çocuklar da, batan güneşin ışıklarına bulanmış, yanımızda oynuyorlardı. Ağzımızdan seyrek olarak çıkan ve sadece ünlemlerden ibaret sözlerimizden, ortak acılarımızı dindiremediğimiz düşüncelerin ne kadar karşılıklı olduğunu anlıyorduk. Kelimeler olmayınca, sessizlik, deyim yerindeyse birbirine hiç engelsiz ama öpüşmenin daveti olmaksızın giren ruhlarımıza sadakatle hizmet ediyordu; dalgın bir uyuşukluğun tadını çıkaran bu iki ruh, aynı hülyanın dalgalarında çırpınıyor, birlikte ırmağın sularına dalıyor, sonra da kıskançlık uyandıracak kadar kusursuzca birleşmiş ama yine de hiçbir dünyevi bağı olmayan iki su perisi gibi tazelenmiş çıkıyorlardı ırmaktan.
“Ickabog, Ickabog, takılırsan seni yer,
Ickabog, Ickabog, zıpla yada çöküver,
Korktuysan sakın arkana bakayım deme
Yoksa seni de yakalar, aynı Binbaşı——“