Kitap modern insanlık kavramının bencillik, hedonizm, can sıkıntısı ve ikiyüzlülük gibi terimlerle gün geçtikçe daha çok özdeşleşmekte olduğundan bahsederek başlar.
Baş karakter Clamence yaşantısıyla ancak dorukların kendisine yakıştığını iddia etmesi, kendini överken bir yandan da alçakgönüllü olduğunun durmadan altını çizmesi, insanlara yapmış olduğu en ufak yardımı bile onların iyiliğinin yanı sıra kendisini tatmin etme adına yapma gibi narsist zevklerinin olması benim onu bir tanrı figürü ile özdeşleştirmeme neden oldu.
SPOILER
Bana göre kitabın ilk yarısında yapmış olduğu itiraflar, kendini övmeler bir yandan yüzyılımızın insanlarına bir eleştiri niteliğindeyken diğer yandan da Clamence'nin hayatında dönüm noktası yaratacak olan olayın üzerindeki etkisini daha net görmemizi sağlar. Nereden nereye geldim der aslında. Onun için kitabın başında da sonunda da hayatın bir anlamı yoktur ama kitabın diğer yarısında farkedeceği nokta asıl olayın zaten anlamının olmuyor oluşudur. Düşüncelerimizin ve değerlerimizin, davranışlarımızla örtüşmesi ona o anlamı yüklememize neden olur. Sonuç olarak hayatı, onu yaşayarak anlamlandırırız.
Kadının köprüden düşüşünden sonra karanlık bulutlar görünmeye başlar. Bu aşamadan sonra kitabın geneline vicdan, yargı, özgürlük gibi kavramlar hakim olur ve bizler her sayfadan sonra dalışlardan, geçmişimizi ve şimdimizi göz önünden geçirmekten kendimi alamayız.
Hep eylemlerden bahsedildi, peki ya eylemsizlik? Eylemlerimiz kadar eylemsizliklerimiz de bizi suçlu kılar. Kaçmanın bizi özgür kılacağını sanıyorsak yanıldığımızdan bahsederek çok güzel noktaya değinir yazar. Günümüz toplumu aklıma gelir bu noktada da ,pasifizm, korkaklık...Hiçbir şey yapmayan, kıçını konfora entegre etmiş ve gittikçe büyüyen bir tüketim toplumu.
Sorumluluklardan