Bazen aynaya baktığımda, orada bir yetişkin değil de, hala bir vitrin camının önünde bekleyen o küçük kız çocuğunu görüyorum. Kaybolan çocukluğumun izlerini sürerken, en çok da "sevgi" denilen o yabancı duygunun evimizdeki eksikliğine çarpıyorum. Babamın bakışlarında hiç bulamadığım o sıcaklık, annemin her cümlesinde hissettiğim o açıklanamaz nefret... Bir çocuk için dünya ne kadar büyükse, benim o dünyadaki yerim o kadar daraltıldı. Herkesin anılarında şekerden şatolar varken, benim anılarım hep "olmayanlar" üzerine kuruluydu.Kafam da kurduklarımla mutlu olurdum.Mesela o meşhur uğur böcekli pasta. Üzerindeki benekleri sayarak dilek tutamadım. Ya da o rengarenk uçan balonlar... Gökyüzüne bırakıp arkasından el sallayacağım bir balonum hiç olmadı çünkü elime tutuşturulan ipler hep çok erkenden kesildi. Kendi küçük dünyamda teselliyi en basit şeylerde aradım. Bir paket Haribo'nun içinde dünyaları bulmaya çalışırken, bir Piko'nun tadında hayatın acılığını unutmaya çalıştım. O şekerler benim için sadece tatlı birer atıştırmalık değildi; babamın vermediği o güvenin, annemin sunmadığı o şefkatin plastik ambalajlara sığdırılmış haliydi. Sevmediği şekerleri yiyerek kendini cezalandıran ruhların aksine, ben o şekerlerle kendimi hayata bağladım. Şimdi "Neden bazen sadece sessizliği seçiyorsun?" diye soruyorlar." Bilmiyorlar ki; sevilmemek bir insanın en büyük kimliği olabiliyormuş. İçimdeki o uğur böceği hiç uçamadı, o balonlar hep yerde kaldı. Hayatımdaki gürültüleri susturup yalnızlığı seçmem, aslında sadece o hiç kutlanmamış doğum günlerinin yasını tutmak için. Belki de sadece, bir gün birinin o Haribo paketindeki her rengin aslında birer gözyaşı olduğunu anlamasını bekliyorum. Benim hikayem, eksik kalan her şeyin hikayesi. Ve bazen en büyük güç, o eksik parçalarla bile ayakta
Duygu ve Düşünce
Hamdi Ulukaya'nın Chobani markasıyla Türkiye'ye, spesifik olarak da Fenerbahçe stadyum isim ve Avrupa maçları göğüs sponsorluğu üzerinden milyarlarca liralık (toplamda 100 milyon euroya yakın bir paket) devasa bir bütçeyle girmesi, dışarıdan bakıldığında rasyonel kapitalist mantığa tamamen aykırı görünüyor. Nitekim kendisi de bizzat imza töreninde "Faaliyet göstermediğimiz bir pazarda reklam harcaması yapıyoruz. Bu benim hayatta yaptığım en gerçek dışı ticari hamle oldu" diyerek bu absürtlüğü itiraf etti. Peki o zaman, hukukun ve ekonominin bu kadar tartışmalı olduğu merkezileşmiş bir ülkeye bu sermaye neden giriyor? Avrupa'da bir kulüp almak yerine neden bu yol seçildi? Ve Acun Ilıcalı’nın Hull City hamlesiyle bu durum nasıl bir tezat oluşturuyor? Acun Ilıcalı Türkiye'deki merkezi riskten kaçıp parasını İngiliz futbolunun regüle edilmiş güvenli limanına park etmeye çalışırken (tıpkı Ruslar gibi); Hamdi Ulukaya zaten o güvenli limanın zirvesinde oturduğu için, Türkiye'deki riskli ekosisteme "Fenerbahçe kalkanıyla" girip tamamen yerel bir kültürel hegemonya ve itibar satın alıyor. Biri riski azaltmak için dışarı kaçıyor, diğeri riski umursamayacak kadar büyük olduğu için içeriye şov yaparak giriyor. Kulüpler yine aynı amaca hizmet ediyor, sadece aktörlerin rüzgarları farklı yönlerden esiyor. Hamdi Ulukaya, Erzincan kökenli, Kürt ve Alevi kimliği bilinen, küresel çapta ise mülteci hakları için milyarlarca dolar harcayan bir figür. Türkiye’deki egemen makro-milliyetçi refleks için bu kimlik kartı, ne kadar büyük bir "başarı hikayesi" yazılırsa yazılsın, kriz anlarında her zaman ilk kaşınacak yerdir. Yoğurt markasının adının (ki kelime kökeni dümdüz 'çoban'dır) bir dönem siyasi sembole dönüştürülüp boykot kampanyalarına malzeme edilmesi, toplumun bir kesimindeki o derin
1000Kitap
Reklam
Gerçek bir karakter, özgün bir düşünce ve kişisel tercihler inşa etmek sancılı bir süreçtir. Kendini tanımayı, sorgulamayı, kitap okumayı, yalnız kalabilmeyi gerektirir. Oysa hazır bir şablona (popüler kültüre, bir gruba, bir ideolojiye) eklemlenmek çok zahmetsizdir. Toplum, bireye "Nasıl giyinmen, nasıl konuşman, neye gülmen ve neye öfkelenmen gerektiğini" hazır bir paket olarak sunar. İnsanlar da bu hazır kimliği alıp üzerlerine geçirirler; çünkü böylesi çok daha kolaydır.
Elimde bir paket sigara osurdum terasta
Müzik
manitana kızıp bize oluyo' n Alemdar tamam ,kardeş, kızma, sensin, okey bi' an biter, hayallerin paket :)
Müzik
Modern çağın en büyük yanılgılarından biri, çocukluk dünyasını "oyuncaklar" üzerinden tanımlama çabasıdır. Oysa hakiki oyun, bir nesnenin ona atfedilen işlevinde değil, o nesnenin ötesine geçebilme potansiyelinde saklıdır. Çocuk, dünyaya geldiği andan itibaren edilgen bir tüketici değil, aktif bir anlam kurucudur. Bir nesne, ona biçilen tanım ile sınırlandığında ölüdür. Bir tencere kapağı sadece yemek pişirme aracı olarak kaldığı sürece, potansiyelinden koparılmış demektir. Çocuk ise, o kapağı eline aldığı an, yetişkinlerin üzerine inşa ettiği o katı gerçeklik duvarını yıkar. Kapak, artık bir direksiyon; kaşık, bir asadır. Bu bir hayal kurma eylemi değil, bir varoluşsal yeniden tanımlama sürecidir. Çocuk, nesneyi işlevinden azat ederek onu kendi hayal dünyasının bir parçası haline getirir. "Hazır" oyuncakların sunduğu dünya ise, aslında bir kısıtlamadır. Pilli, ışıklı, kendi kendine hareket eden veya tek bir amaca hizmet eden oyuncaklar, çocuğun zihnine bir "kullanım kılavuzu" dayatır. Bu durum, çocuğun problem çözme yetisini köreltir; çünkü çocuk, bir nesnenin ona ne yapacağını söylemesini değil, kendisinin o nesneye ne yapabileceğini deneyimlemek ister. Hazır oyuncak, çocuğu oyunun öznesi olmaktan çıkarıp, oyunun nesnesi haline getirir. Oysa bir değnek, hiçbir şey vaat etmediği için her şey olabilir; bir robot ise her şeyi vaat ettiği için aslında hiçbir şey değildir. Çocuğun "çözüm üreten" doğası, hayatta kalma ve dünyayı anlamlandırma içgüdüsünün bir tezahürüdür. Elindeki kaşığı bir yere vurarak sesin fiziksel karşılığını arayan, onu başka bir şeye dönüştürerek simgesel bir dünya kuran çocuk, aslında kendi gerçekliğini inşa eden küçük bir mimardır. Onun için önemli olan nesnenin değeri değil, o nesnenin yarattığı dönüşüm heyecanıdır. Modern ebeveynlik pratikleri,
Reklam
Reklam