Sözlerim etkili olmuş olacaktı ki ertesi sabah uyandığımda Jiazhen'ın gözlerini dikmiş bana baktığını gördüm. "Fugui, ben ölmek istemiyorum,” diye fısıldadı. "Tek istediğim, her sabah uyanıp seni ve çocuklarımı görebilmek.”
Onun bu sözlerini dinleyince, kalbim kat kat acıyla doldu. Ona, "Aslında benim çok uzun süre önce ölmem gerekiyordu," dedim. “Savaşta birçok insan öldü, her nasılsa ben hayatta kaldım. Her gün kendi kendime 'yaşamalıyım' diyordum, böylece eve dönüp sizleri görebilecektim. Şimdi sen biz terk etmekten mi bahsediyorsun?"
Öldüğümde beni kefene sarmayın," deyip durdu. "Kefene sararsanız sıkı bir düğüm atmanız gerekir; öteki dünyaya gidince o düğümleri açamam. Sadece temiz bir parça örtüye sarın yeter. Bir de gömmeden önce yıkamayı unutmayın!"
Her zaman, işleri bozan tek insan olduğumu sanırdım. Başkanın da benim gibi olduğunu düşünmemiştim hiç. Yaklaşık yüz adımdan daha az bir mesafede durup başkan ve diğerlerinin iyi kalite yağı kamış kaplı çatıya dökmelerini izledim. O yağ bizim ağzımızdan alınmıştı; şimdi ise onların elinde ateşe ve dumana karışacaktı. Bizim yemeklere kullandığımız yağı, bir çatıyı yakmak içın kullanıyorlardı. Hızla yükselen alevler gökyüzünde dans ederken, dumanlar çatının etrafında dolanmaya başladı. Yaşlı Sun hâlâ ağaca sarılmıştı; gözlerini hiç ayırmadan yanmakta olan evine bakıyordu. Zavallı Yaşlı Sun evi yanıp kül olana kadar izledi, ancak ondan sonra gözyaşlarını sildi ve sendeleye sendey uzaklaştı oradan. Evin etrafındaki toprak alevlerden kan olmuştu. Köy halkı onun şöyle dediğini duydu: "Tencerelerim parçalandı, evim yakıldı, öyle görünüyor ki sıra ölmeye geldi.