Bu eseri incelemeye karar verdiğimde neler söyleyebileceğim üzerinde düşünüp durdum. Bu düşünme sürecinde inceleme yapmaktan vazgeçtim, tekrar inceleme isteğiyle yazmak istedim. Tekrar vazgeçtim. Tekrar yazmaya karar verdim ve yazıyorum. Yazarken, yazdım yazdım sildim. Tekrar vazgeçtim. Bu bir incelemeden öte sırf yazmak için yazılmış bir metin. Çünkü daha ne söyleyebilirdim ki? Tolstoy'u ve Anna Karenina'yı nasıl inceleyecektim, ne söyleyecektim, söylenen her şey söylenmiş, bize de okuyup bu muhteşem eserin tadına varmak kalıyordu.
Zweig'ın dediğine göre, eğer; Balzac toplumun, Dickens ailenin, Dostoyevski bireyin yazarıysa, Tolstoy bunların hepsinin üstünde, tümünü kapsayan bir anlatımla bir başyapıt koymuştu ortaya.
Anna Karenina, hayatın tüm dinamikleri ve edebiyatın tüm gücüyle yazılmış bir başyapıt.
Bireyin iç hesaplaşmalarını, ailenin hem ne kadar mümkün hem de bir o kadar imkansız olduğunu, toplumun tamamen çıkar üzerine kurulduğunu, dinin bireyin ve toplumun hayatını ne kadar etkilediğini, bilimin gerekliliğini, felsefenin hayatın her alanında olduğunu, sanatın özgünlüğünü, aşkın gerekliliğini, ölümün kabullenilmesi gerektiğini, sadakatin her an yok olabileceğini, ihanetin her an baş gösterebileceğini, yoksulluk, zenginlik gibi değerlerin zamanla el değiştirebileceğini, insan elindekilerin kıymetini bilse bile, kendi iradesi dışında dahi, elindekileri kaybedebileceğini, içinde bulunduğu durumların her an değişebileceğini, insanın çelişkilerini, tutarsızlığını, hayatın iki kere iki dört şeklinde bir formülü olamayacağını yüzümüze tokat gibi vuruyor. Ne oldum değil, ne olacağım düşüncesini benimseyerek yaşaması gerektiğini anlatıyor bir nevi.
Bu eseri için Tolstoy'u saygıyla anarken, bizi bu bu muazzam çeviriyle buluşturduğu için Ayşe Hacıhasanoğlu'na