John Fante

John Fante

Yazar
8.5/10
518 Kişi
·
1.319
Okunma
·
219
Beğeni
·
13.171
Gösterim
Adı:
John Fante
Unvan:
İtalyan Asıllı ABD'li Romancı, Kısa Hikâye Yazarı, Senarist
Doğum:
Denver, Colorado, ABD, 8 Nisan 1909
Ölüm:
Los Angeles, Kaliforniya, ABD, 8 Mayıs 1983
John Fante (d. 8 Nisan 1909 - ö. 8 Mayıs 1983) İtalyan asıllı ABD'li romancı, kısa hikâye yazarı, senarist.

Yaşamı

John Fante`nin babası duvar işçisi Nick Fante bir İtalyandı. Yüzyılın başında ABD`ye göç etti. 8 yıl sonra da oğul John dünyaya geldi. Boulder`da yetişti, Colorado Üniversitesi`ne kayıt yaptırdıysa da eğitimini tamamlayamadı, 20 yaşındayken okuldan ayrıldı. 1918`de ABD vatandaşı olan baba Nick Fante, 1929 yılında ailesini terk etti. Babanın da ayrılmasıyla aile gittikçe fakirleşti. John da Kaliforniya`ya gitti, bir balık fabrikasında çalışmaya başladı, kısa bir sonra da annesini de yanına aldırdı.

Balık fabrikasında çalışmaya başlayınca hayatı bir düzene girdi. Boş zamanlarında sürekli okuyan Fante, işçilikten arta kalan zamanlarda sürekli hikâyeler yazmaya başladı. 1933`te ilk romanıLos Angeles Yolunu bitirdi, bu kitapla birlikte aynı zamanda hep başkahraman olarak kalacak Arturo Bandini de doğuyordu. İlk kitabı yayınevlerince provokatif olduğu gerekçesiyle reddedildi. 1938yılında ilk romanı yayımlanabildi, Bahara Dek Bekle, Bandini. 1939 yılında da Charles Bukowski`nin öve öve bitiremediği Toza Sor yayımlandı.

Daha sonra Hollywood`a doğru kaymaya başlayan Bandini, ünlü yönetmenlerle (Orson Welles, Francis Ford Coppola) ahbap oldu. Yazın dünyasından yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı, evlendi. Edebiyat dünyasına Hayat Dolu`yla geri döndü fakat eski hırçın hali biraz geride kalmış gibi görünüyordu. Hayat Dolu`nun senaryosuyla Oscar`a aday oldu. 1955`te şeker hastası olduğunu öğrendi, giderek sağlığı bozuldu, kör oldu ve iki bacağı kesildi. Son romanını karısına söyledi o yazdı : Bunker Tepesi Düşleri (1982). Ertesi yıl da öldü.

Ömrünün son yıllarında Bukowski hep Fante`nin yanında oldu. Black Sparrow Press`e baskı yaparak Fante ölmeden kitaplarının tekrar basılmasını sağladı. Ona adeta tapan Bukowski, zamanında fazla ilgi gösterilmeyen Toza Sor`un en sevdiği kitap olduğunu yineleyip durdu. Arturo Bandini serisinin tekrar popüler olmasını sağladı. 2000`de John Fante biyografisi "Full of Life: The Biography of John Fante" piyasaya çıktı. 2003`de The Fante Reader takip etti, bu kitapta da bazı öyküleri ve mektupları yer alır.
Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap!
"Bazen bir fikir zararsızca odada uçuşuverirdi. Minik, beyaz bir kuş gibi. Kötü değildi niyeti. Tek isteği bana yardımcı olmaktı zavallı kuşun. Ama onu daktilonun tuşları ile örseler, canına okurdum ve ellerimde ölürdü."
Nefret ediyordu kardan. Duvarcı ustasıydı ve kar, tuğlaların arasına sürdüğü harcın donması demekti. Evinin yolunu tutmuştu, ama ne manası vardı eve gitmenin? İtalya'da, Abruzzi'de küçük bir çocukken de nefret etmişti kardan. Güneş yok, iş de yok.
''Ölüler hayata döner mi? Kitaplar hayır diyor, gece evet diye haykırıyor. ''
O anda mutfakta olan kadın annem değildi. Hayır, hayır boşuna ısrar etmeyin. İşte annem, şu büyük şapkalı kadın. Neden onun hakkında hiçbir şey hatırlayamıyorum? Neden bu kadar küçük doğmuştum? On dört yaşında doğamaz mıydım? Tek bir şey bile hatırlamıyordum. Ne zaman değişmişti annem? Neden değişmişti? Nasıl yaşlanmıştı? Bir gün annemi o resimdeki kadar güzel görürsem evlenme teklifinde bulunmaya karar verdim.
Bu kitabı kaç kere okudum bilmiyorum. Ama gece gece içimde açıp yeniden okuma hevesi. Fante ile tanışmam Bukowski sayesinde oldu. (Mehmed Uzun u Yaşar Kemal sayesinde tanıdığım gibi) Bukowski Fante den " Tanrım " diye bahseder ve başucu yazarıdır. Tabi durum böyle olunca okunmalı Fante diyorsunuz. Okuduğum ilk kitabı. Arturo Bandini büyük bir yazar olmak isteyen egoist ve sefalet içinde çırpınan bir adamdır. Saplantılı ve platonik bir şekilde sevdiği garson kız Camilla da başka birine aşıktır. Okuduğumda kıskanmadım değil hani :) böyle güzel sevebilir, sevilebilir mi insan? İronilerle dolu bazen hüzünlendiren bazen gülümseten ve çoğu zaman sorgulatan bir kitap. Aralarda Bukowski okur gibi hissettim ki zaten kitabın önsözünü yazan Bukowski, Fante den etkilendiğini söylüyor. Bazen de Bandini nin zavallığı ve sefaleti, Knut Hamsun un Açlık kitabını anımsatıyor. Yeraltı edebiyatının önemli isimlerinden biri olarak anılan Fante, üslup olarak onlardan daha seviyeli. Sürekli küfürler etmiyor. Çok severek okuduğum ve önerebileceğim bir yazar.
Kitabın ismini görünce tarihi ve o tarihte yaşanmış acıları okuyacağımı düşünmüştüm. Ama öyle olmadı. Kitap fakir bir duvar ustasının oğlu olan Dominic Molise yi ve onun mücadelesini, aşkını anlatıyor. Büyük bir beyzbol oyuncusu olmak isteyen kahramanımız çok iyi bir solak atıcıdır. John Fante nin daha önce Toza Sor kitabını okumuştum. Kitabın önsözünde Bukowski nin Fante için tanrım demesi çok ilgimi çekmişti. Bu yüzden bu adamı okumalıyım dedim. Kitap çok akıcı ilerliyor. Aşkı bu kadar güzel anlatan, yaşatan bir kitap henüz okumadım. Gerçekten yazar sanki onları birebir yaşayıp, okuyucusuna yaşatmış. Bence okunmaya değer bir kitap...
Vız gelirsin kış!
Sıfıra düşsün ısı!
Donsun her yer...
Kara gömülsün kasaba...
.........
Kış....
Kasım ayı...Yakında kar yağacak...
Ve sizler, şu an sosyal medyada bu incelemeyi okuyorsanız şayet :)) internet faturanızı ödeyecek paranız, bir akıllı cep telefonunuz ya da bilgisayarınız var...
Hayata elektrikle bağlısınız ... :))
Şu an elektrik bağlantınız kesilse hepiniz anında kopacaksınız bu sahte dünyadan! :))
Ama karnınız tok, muhtemelen çay ve kahveniz elinizde ve kombiniz 40 ile 45 arasına ayarlı...
“Coğrafya kaderdir.” İbn- i Haldun’un zamanları aşan bu cümlesi romanın atmosferinin belirleyiciliğini vurguluyor...
Romanda mevsim kış...
Ayaz...
Buz...
Baba duvar ustası olduğu için harçlar donduğundan kışın para kazanacak bir işi yoktur ve dolayısıyla :
Para yok...
Yakıt az, ısı yok...
Tereyağ ve ekmekten başka yiyecek yok...
Sıcak su yok...
Sabun yok...
Yoksunluk ve yoksulluk en cömert varlık...
.......
Svevo Bandini :
Evli. 3 çocuk babası, 42 yaşında bir İtalya şovenizm tipik örneği.
Maria Bandini:
Amerikan kadınlarına hayran, gururlu ve dindar, hayatının merkezine tespih ve dualarını dizmiş, Hz. Meryem için yaşayan anne...
Arturo Bandini : 14 yaşında , 3 çocuktan en büyüğü ve romanın esas karakteri aslında.
Cennetle cehennem arasında Arafta kalmaya razı; günahlarını ölümcül günah mı, affedilir günah mı olduğunu ölçüp biçmekten,vicdanının terazisinin ayarı hep bozuk. Katolik Kilisesi’nin 10 emrini ezberinden çıkarmaz hiç ve 3. emri en çok ihlal ettiğine inanıp cehennem korkusuyla kavrulur .
Günahlarının hesabını tutmaktan düğüm düğümdür.
En iyi bildiği şey ise Rose’ye olan aşkını sıcak tutmak.
Günahlara mühürlü 14 yıl . :))
Hiç cinayet işlemese de Tanrı’nın gözünde bir caniden farkı olmadığını keşfettiği andan itibaren “ cehennem” den kaçmanın yolunu bulur kendince : Hızlı koşmak . :))
Günah çıkarmaya hep zamanında yetişecek kadar hızlı koşucu olduğunu fark eder.
Tövbekâr Kulübesi’nde diz çöküp tahta paravandan ayrılan bölümde Peder’le konuştuğu her an’ın kendini cennete ne kadar yaklaştırdığını düşünerek sevinir.
Ona göre günahların bağışlanması “ıslık çalmak kadar kolay.” dır.
Annesinin içinde pek çok Tanrı olduğuna inanır. Tespih taneleri kadar kalabalık Tanrı... Anneye uzaktır hep .
Velakin yüreği Akdeniz kanı ile kaynayan fakir ama gururlu, inançlı ama inatçı ama her şeye rağmen umutlu İtalyan babası idolüdür. :))
( Svevo’nun 100 bin dolar karşılığında onurunu satıp satmayacağı konusundaki sorgulayışı ve onurunu seçmesi takdire şayan.)

Akıcı dil, sürükleyici kurgu ile kolay okunan bir kitap.
Arkadaşlarımın şiddetli tavsiyeleri ile okumaya başladığım ilk Fante kitabı. Eserinde kullandığı dil gerçekten çok akıcı ve sizi içine çekiyor. Sanki en sıkıcı şeyden bile bahsetse sizi sıkmayacakmış gibi duruyor. Tabii Bukowski'nin bu kadar sevdiği bir yazar olması da sizi kendine çekiyor ve biraz etkiliyor.
Yazar olma çabası içinde yoksul bir adam olan Arturo Bandini'nin, bir kıza aşık olması, onunla yaşadıkları ve zamanla yazarlık yolundaki durumunu anlatan bir eser.
John fante'den okuduğum ilk kitap oldu. Hep okumak isteyip de okuyamadigim bir kitapti. Yazar olma hayalleri kurup parasizlikla mücadele eden Arthur Bandini’nin hikayesi ben çok beğenerek okudum. Arthur Bandini bu isim hep aklımda kalacak. Yeraltı edebiyatı tarzı yazılmış okunmaya deger bir kitap.
Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanının değerlendirme yazısını yazarken şöyle bir ifade kullanmıştım; “Bir zamanlar babasının otoritesi altında kalmış her erkek çocuk, babasının yaşlanma dönemi sürecinde bu akışı yaşar. O dağ gibi babanın giderek çocuklaşması ve gün gün erimesi iç yakıcı bir süreçtir. Bu süreci az ya da çok kendisinin de yaşayacağını bilen erkek çocuk açısından bu durum aynı zamanda bir gözdağıdır.”

John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanını okuduğumda da benzer şeyler geçti aklımdan. Yine babasından başka bir memlekette yaşayan bir yazar, yine hayatının son demlerini yaşayan ve eski konforlu, şaşalı günlerinin hayalini kurarak, alışkanlıklarını terk etmekte direnen bir baba figürü var karşımızda. Ama elbette hikâye kurguları, dilleri, işleyişleri çok farklı iki eser. Ama ölüme yaklaşan baba ve o tükenişi hüzünle seyretmek zorunda kalan orta yaşlı oğul figürü sabit.

John Fante’yi bir arkadaşımın ısrarlı önerisi ile okuma listeme ekledim. “Bukowski seviyorsan, bunu da okumalısın” demişti. İşin garip tarafı şu ki, ben Charles Bukowski’nin “Ekmek Arası” romanını okumuş ve çok fazla keyif almamıştım. “Kaybedenler” edebiyatı pek bana göre değildi zannedersem. Ama yine de John Fante ismi ve Bukowski’nin “John Fante benim Tanrımdı” sözü merakımı celbetti. Üzerinde çok fazla araştırma yapmadan “Üzümün Kardeşliği” romanını temin ettim.

John Fante, Amerika’da İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu ve “Üzümün Kardeşliği” de bu arka plan üzerine kurulmuş. Taş Ustası İtalyan göçmeni bir babanın oğlu olan yazar Henry’nin, babası ile annesinin boşanacağı haberi üzerine yaşadıkları kasabaya gelişi ve babasının, yapacağı son bir taş işçiliği için ondan yardım istemesi üzerine ilerliyor hikâye. Ama elbette, Henry’nin çocukluğundan itibaren babasıyla yaşadığı tüm çekişmeler, geçmişe dönük olarak işleniyor.

John Fante’yi özel kılan, gerçekten İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olması ve kendi hayat çizgisi üzerinden romanlarını kurgulamasından çok, romanlarındaki çekincesiz, filtresiz, hayatın tüm pisliklerine temas eden dili ve anlatımı. Diyalogların tamamı insanın midesini kaldıracak kadar gerçek ve insanların tüm kusurları cam gibi ortada.

Kitabın ana çizgisi baba ve oğul hikâyesi gözükse de, arka planda kitaba derinlik katan unsurlar oldukça fazla. İtalyan göçmenlerin Amerika’da kendi yaşam tarzlarını koruma gayreti, İtalyan göçmenlere göre daha yerli sayılan diğer Amerikalıların İtalyanlara gösterdiği tepki, bunun yazar Henry’nin evliliğine yansıyışı, göçmen ailelerin ikinci kuşağının savruluşu gibi etkileri hikayelerin detayında görmek mümkün.

Kitabı okudukça ve benzerliklerin üzerinde durdukça, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanı ile John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanındaki anne karakterlerinin benzerliği de gözüme çarpmaya başladı.. Ailenin en silik, etkisiz elemanı gibi görünürken, aslında tüm aileyi bir arada tutan yapıştırıcı olduğunu fark ediyorsunuz hikayenin sonuna doğru. Anne ve baba ilişkisindeki, erkek kadın pozisyonlarına bakıldığında da büyük benzerlikler var. Erkek hep başını alıp giden, geceyi nerede geçirdiği bilinmeyen roldeyken, kadın evin her şart ve koşuldaki sabit elemanı pozisyonunda. Kadınların dindarlığı ve batıllığı ise başka bir konu. Bu benzerliğin bana şunu düşündürdüğünü söyleyebilirim. Eğer dinler icat edildi iseler, onu icad eden kesinlikle kadınlardı. Erkekler sonradan dinin siyasal etkilerini fark edip sahiplendiler. Ama ilk günden beri kadınların dinin siyasal gücü ile ilişkileri olmadı. Onlar dinlerinin en saf inanıcıları pozisyonunda oldular hep.

Değerlendirmemin başından beridir, “Üzümün Kardeşliği” romanının, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar yasına Gider” romanını ile karşılaştırmamın yanlış bir anlamaya vesile olmasını istemem. Konu ve pozisyonlar oldukça evrensel. Yaşamının sonuna gelmiş bir baba ve onun orta yaşlı oğlu ilişkisi de, geleneksel ailelerdeki baba ve anne rolleri dünyanın her yerinde kolaylıkla rastlanabilecek ilişki ve pozisyonlar. Hele ki Akdenizlilik üzerine ortak noktaları olan İtalyan ve Türk ailelerinde bu benzerliğe rastlamak garip değil.

Yazar Henry’nin Dostoyevski’ye olan hayranlığı, romandaki sahneleri süsleyen İtalyan yemekleri, yetmişlerin ortasındaki babanın hala devam eden çapkınlık maceraları, hemen hemen her sahnede kendine yer bulan şarap şişeleri ve özellikle yaşlı insanların sohbetleri romanı oldukça keyifli kılıyor. Ortak noktaları şarap olan yaşlı insanları tanımlamak adına romanın adının “Üzümün Kardeşliği” olarak seçilmesi de gayet yerinde bir tercih olmuş.

Kitabı okumadan önce, John Fante hakkında yaptığım kısa incelemede, en rağbet gören eserinin “Toza Sor” olduğunu öğrendim. Hatta Bukowski’nin Fante’yi keşfettiği kitabı da oymuş. Gözlem gücü yüksek ve gerçekle bağları bu kadar sıkı olan bir yazarın baş eserini okumamak eksiklik olacak açıkçası. Bu nedenle 2018’de yeni bir John Fante eseri beni bekliyor anlaşılan.

Son olarak Bukowski ve Fante arasında bir karşılaştırma yapacak olursam şunu söyleyebilirim; Eğer Fante, romanında babayı başkarakter ve anlatıcı olarak seçseydi, onun tarzının da Bukowski’yle benzer olduğunu söyleyebilirdim. O zaman tam bir “kaybeden” romanı olurdu. Ama Fante’nin başkarakteri ve anlatıcısı oğul yazar, her ne kadar zaman zaman babasının sapkınlığına kayış gösterse de, kesinlikle daha dengeli ve dünya ile bağlarını korumaya özen gösteriyor. Bu anlamıyla bu esere bir “kaybeden edebiyatı” demek zor. Bukowski’nin bu kitabı okurken gözünün ve yüreğinin taş ustası babadan yana olduğuna ise kuşkum yok.
Arturo Bandini, histeri nöbetleriyle, yazar olma aşkı ve hayaliyle, geçim sıkıntısıyla, Tanrıyla olan savaşıyla, insan ilişkilerindeki mücadelesiyle, Camilla' ya olan tutkusuyla, manevi olarak hissettiği ailesi baskısıyla, kibriyle, egosu ve savurganlığıyla yine karşımızda. Arturo' nun yediği portakalların kokusu, Hellfrick manyağının pişirdiği biftek kokuları kitaptan yüzüne doğru gelir insanın.

Arkadaşların daha önce söylediği gibi, Arturo Bandini karakteri 4 kitapta geçen karakterdir. Fakat 4 kitap birbirinden bağımsız ve sırasız okunabilir. Bahara Kadar Bekle Bandini' de; Arturo' nun erkek kardeşleri ve annesi vardır, babası evi terk etmiştir, Arturo okul çağındadır. Los Angeles Yolu' nda; sadece kız kardeşi ve annesi vardır, babası ölmüştür, Arturo yazar olma hevesi olan bir delikanlıdır. Toza Sor' da; hiçbir kardeşten bahsedilmemiştir, anne ve babası hayattadır ve Arturo artık hikayeleri yayınlanan bir yazardır. Bunker Tepesi Düşleri' ni henüz okumadım. Bu tip farklılıklar olsa da sırasız okunduğunda bir eksiklik/ kopukluk hissedileceğini sanmıyorum, çünkü Arturo Bandini her zaman Arturo Bandini' dir.

Los Angeles Yolu kitabından sonra okuduğum için Arturo' nun öfkesinin ve karakterinin biraz yumuşadığını fark ettim. Los Angeles Yolu' ndaki Arturo daha sertti.

Arturo' yla Hellfrick manyağı arasındaki süt meselesine geldiğimde gülme krizlerine engel olamadığım için kitabı bitirmem bir gün sarktı.

Camilla' ya da acayip içerledim. Camilla +18 bir atasözümüzü anımsatıyor bana. Neyse onu yazmayayım. Ama namussuz Arturo öyle bir anlatıyor ki Camilla' nın her hareketini, ben de aşık olacaktım az daha :)

-- spoiler ---

Her hareketi, boynunun hafifçe dönüşü, önlüğünün altında kabaran iri göğüsleri, yatağın üstündeki zarif elleri, bütün bunlar fena halde rahatsız ediyordu beni. Tatlı ve acı veren bir ağırlık beni uyuşukluğa itiyordu. Ve sesinin tınısı; zaptedilmiş, müstehzi, kanıma ve kemiklerime işleyen sesi.

-- spoiler ---

Genelde Bukowski sayesinde tanışılmış Fante' yle. Fante sayesinde tanışanlardan olayım Bukowski ' yle.

Daha hırçın, daha sert, itlik, serserilik peşinde olan Bandini için Los Angeles Yolu' nu da okumanızı tavsiye ederim.
Yaş 18...
Hani tüm dünya karşındadır...
Ve sen tüm dünyaya, inançlara, insanlara, fikirlere, her şeye, herkese karşısındır...
Dünyaya her dilde söversin...
Çünkü sen muhteşemsindir...
Sen olağanüstüsündür...
Harikulade olan sensindir...
........
Allah insanı iddiasından vurur, der İsmet Özel...
Ve Fante yani Arturo Bandini
“ Bütün organlarımı alabilirsiniz baylar, gözlerimi ve sağ elimi bırakın yeter ki!” sözlerinden sonra gerçek hayatında şeker hastalığından dolayı iki bacağını kestirmek zorunda kalmış, ardından gözlerini de kaybetmiştir.
Tüm bu yazdıkları bir manyağa aittir kendi deyimiyle, bir çılgınlıktır.
Tanrı’yı reddeden Nietzsche, Kant ve Schopenhauer’ ı Tanrı ilan eden , İncil’i lanetleyen, ateist olduğunu haykıran Arturo; yüreğindeki yaralar kanadığında, yalnızlığı bir mezara döndüğünde bağıra bağıra ağlamak ve dua etmek ister.
Dizlerinin üzerine çöker ama dua edemez çünkü kime ve hangi sözcüklerle dua edeceğini unutmuştur.
Ne acıdır Tanrı’nın kapısına gidememek....
Kapıyı çalamamak...
Günahları ile kapıya kadar gidip kapıdan geri dönmek...
..................................
Ruhu hep azapta gezen, kendini dahi ilan eden Arturo’nun tek amacı yazar olmaktır.
Yeter ki yazsın...
Bilmem kaç bin sözcükten oluşan kitabını henüz yazmamıştır ama kitabın adı bellidir : Kaderin Anıtı
Son sözcüğü bellidir : ölüm.
Sonu da bellidir, Arturo kahramanının beynine bir kurşun sıkar.
Kitabın hem yazarı hem anlatıcısı hem kahramanıdır Fante ( Arturo)...
Yazmasa duvar kadar sağır olacaktır , o yüzden yazar Los Angeles Telefon Rehberi kadar ağır ve kalın olan bu kitabı.
Amacı da bellidir Nobel Ödülü’nü almak.
...........................
Tüm bunları yüreğiniz burkularak okuduysanız bu benim kabahatimdir çünkü romanı okurken çok güleceksiniz , mizah yüklü bir kitap ve içinde varoluşçuluk alt metindir, felsefe alt metindir ve her şey yeraltında geçer.
Beklediğimden çok fazlasını buldum kitapta. Şimdi Toza Sor vakti...
Bukowski'nin tanrısıdır Fante...Yazar olmak isteyen Bandini ve aşkı Camilla...Birbirinden beslenen iki zıt insanın birbirini tamamlama hikayesi..
Arturo Bandini. Ne balık ne de bir kuş.

tanrıya inancını yitirmeye başlayan ancak ateist olduğu için tanrıdan özür dileyecek kadar içine işlemiş, öğretilmiş bir tanrı figürüne sahip -yine bana göre suçlayacak/sığınacak bir kavrama duyduğu ihtiyaç sebebiyle tam olarak bırakamaz tanrıyı- ve zina yaptığı için tüm şehrin cezalandırıldığını düşünecek kadar dev bir ego ya da derin bir masumiyet.
Portakaldan başka yiyecek bir şeyi olmayan, açlıktan süt çalmayı düşünen ama bunu kendine yediremeyen (çalmayacaktı canım, sadece yazacağı bir roman için bir deneyim yaşayacaktı!), kadınlara karşı aşırı utangaç yanını dört bir tarafını sarmış olan komik yazar egosu ile gizlemeye çalıştıkça daha da batan Arturo Bandini’yi sevmemek olur mu hiç? :)
mutluluk arayışı ya da aramayışı ise hayret verici, ilgi çekici; fakat belki hakkındaki en güzel şey ise bu kadar farklı olmasına rağmen içimizdeki parçalardan meydana gelmesi.
Arturo’yu anlamak için tek bir kitap (toza sor) yetmez. Onu anlamak için diğer tüm kitapları okumak gerekir. Eline para geçtiğinde çılgınca ve boşvermişçe alışveriş yapmasına bayılıyorum. Özellikle Sammy’e yazdığı bir mektup var ki aklıma geldikçe okurum. “küçük orospu bu gece buradaydı; biliyorsun sammy, şu harikulade vücutlu, beyinsiz meksikalı.” Diye başlar. :)
Yaklaşık tüm kitapları okumam 1.5 ayımı aldı ve kitaplar bitince düştüğüm boşluğu sanırım anlatamam.

Yazarın biyografisi

Adı:
John Fante
Unvan:
İtalyan Asıllı ABD'li Romancı, Kısa Hikâye Yazarı, Senarist
Doğum:
Denver, Colorado, ABD, 8 Nisan 1909
Ölüm:
Los Angeles, Kaliforniya, ABD, 8 Mayıs 1983
John Fante (d. 8 Nisan 1909 - ö. 8 Mayıs 1983) İtalyan asıllı ABD'li romancı, kısa hikâye yazarı, senarist.

Yaşamı

John Fante`nin babası duvar işçisi Nick Fante bir İtalyandı. Yüzyılın başında ABD`ye göç etti. 8 yıl sonra da oğul John dünyaya geldi. Boulder`da yetişti, Colorado Üniversitesi`ne kayıt yaptırdıysa da eğitimini tamamlayamadı, 20 yaşındayken okuldan ayrıldı. 1918`de ABD vatandaşı olan baba Nick Fante, 1929 yılında ailesini terk etti. Babanın da ayrılmasıyla aile gittikçe fakirleşti. John da Kaliforniya`ya gitti, bir balık fabrikasında çalışmaya başladı, kısa bir sonra da annesini de yanına aldırdı.

Balık fabrikasında çalışmaya başlayınca hayatı bir düzene girdi. Boş zamanlarında sürekli okuyan Fante, işçilikten arta kalan zamanlarda sürekli hikâyeler yazmaya başladı. 1933`te ilk romanıLos Angeles Yolunu bitirdi, bu kitapla birlikte aynı zamanda hep başkahraman olarak kalacak Arturo Bandini de doğuyordu. İlk kitabı yayınevlerince provokatif olduğu gerekçesiyle reddedildi. 1938yılında ilk romanı yayımlanabildi, Bahara Dek Bekle, Bandini. 1939 yılında da Charles Bukowski`nin öve öve bitiremediği Toza Sor yayımlandı.

Daha sonra Hollywood`a doğru kaymaya başlayan Bandini, ünlü yönetmenlerle (Orson Welles, Francis Ford Coppola) ahbap oldu. Yazın dünyasından yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı, evlendi. Edebiyat dünyasına Hayat Dolu`yla geri döndü fakat eski hırçın hali biraz geride kalmış gibi görünüyordu. Hayat Dolu`nun senaryosuyla Oscar`a aday oldu. 1955`te şeker hastası olduğunu öğrendi, giderek sağlığı bozuldu, kör oldu ve iki bacağı kesildi. Son romanını karısına söyledi o yazdı : Bunker Tepesi Düşleri (1982). Ertesi yıl da öldü.

Ömrünün son yıllarında Bukowski hep Fante`nin yanında oldu. Black Sparrow Press`e baskı yaparak Fante ölmeden kitaplarının tekrar basılmasını sağladı. Ona adeta tapan Bukowski, zamanında fazla ilgi gösterilmeyen Toza Sor`un en sevdiği kitap olduğunu yineleyip durdu. Arturo Bandini serisinin tekrar popüler olmasını sağladı. 2000`de John Fante biyografisi "Full of Life: The Biography of John Fante" piyasaya çıktı. 2003`de The Fante Reader takip etti, bu kitapta da bazı öyküleri ve mektupları yer alır.

Yazar istatistikleri

  • 219 okur beğendi.
  • 1.319 okur okudu.
  • 21 okur okuyor.
  • 923 okur okuyacak.
  • 10 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları