John Fante

John Fante

8.5/10
440 Kişi
·
1.113
Okunma
·
195
Beğeni
·
12.104
Gösterim
Adı:
John Fante
Unvan:
İtalyan Asıllı ABD'li Romancı, Kısa Hikâye Yazarı, Senarist
Doğum:
Denver, Colorado, ABD, 8 Nisan 1909
Ölüm:
Los Angeles, Kaliforniya, ABD, 8 Mayıs 1983
John Fante (d. 8 Nisan 1909 - ö. 8 Mayıs 1983) İtalyan asıllı ABD'li romancı, kısa hikâye yazarı, senarist.

Yaşamı

John Fante`nin babası duvar işçisi Nick Fante bir İtalyandı. Yüzyılın başında ABD`ye göç etti. 8 yıl sonra da oğul John dünyaya geldi. Boulder`da yetişti, Colorado Üniversitesi`ne kayıt yaptırdıysa da eğitimini tamamlayamadı, 20 yaşındayken okuldan ayrıldı. 1918`de ABD vatandaşı olan baba Nick Fante, 1929 yılında ailesini terk etti. Babanın da ayrılmasıyla aile gittikçe fakirleşti. John da Kaliforniya`ya gitti, bir balık fabrikasında çalışmaya başladı, kısa bir sonra da annesini de yanına aldırdı.

Balık fabrikasında çalışmaya başlayınca hayatı bir düzene girdi. Boş zamanlarında sürekli okuyan Fante, işçilikten arta kalan zamanlarda sürekli hikâyeler yazmaya başladı. 1933`te ilk romanıLos Angeles Yolunu bitirdi, bu kitapla birlikte aynı zamanda hep başkahraman olarak kalacak Arturo Bandini de doğuyordu. İlk kitabı yayınevlerince provokatif olduğu gerekçesiyle reddedildi. 1938yılında ilk romanı yayımlanabildi, Bahara Dek Bekle, Bandini. 1939 yılında da Charles Bukowski`nin öve öve bitiremediği Toza Sor yayımlandı.

Daha sonra Hollywood`a doğru kaymaya başlayan Bandini, ünlü yönetmenlerle (Orson Welles, Francis Ford Coppola) ahbap oldu. Yazın dünyasından yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı, evlendi. Edebiyat dünyasına Hayat Dolu`yla geri döndü fakat eski hırçın hali biraz geride kalmış gibi görünüyordu. Hayat Dolu`nun senaryosuyla Oscar`a aday oldu. 1955`te şeker hastası olduğunu öğrendi, giderek sağlığı bozuldu, kör oldu ve iki bacağı kesildi. Son romanını karısına söyledi o yazdı : Bunker Tepesi Düşleri (1982). Ertesi yıl da öldü.

Ömrünün son yıllarında Bukowski hep Fante`nin yanında oldu. Black Sparrow Press`e baskı yaparak Fante ölmeden kitaplarının tekrar basılmasını sağladı. Ona adeta tapan Bukowski, zamanında fazla ilgi gösterilmeyen Toza Sor`un en sevdiği kitap olduğunu yineleyip durdu. Arturo Bandini serisinin tekrar popüler olmasını sağladı. 2000`de John Fante biyografisi "Full of Life: The Biography of John Fante" piyasaya çıktı. 2003`de The Fante Reader takip etti, bu kitapta da bazı öyküleri ve mektupları yer alır.
Tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama Nietzsche'yi okudun mu? Ne kitap!
''Ölüler hayata döner mi? Kitaplar hayır diyor, gece evet diye haykırıyor. ''
''Takma kafana,
Tek başına yola çıktıysan,
Kimse sana hesap soramaz,
Yanlış yolda yürüyorsun diyemez...''
Katil ya da barmen ya da yazar, ne olduğunun önemi yoktu; kaderi hepimizin ortak kaderi, onun sonu benim sonumdu; ve bu gece, pencereleri kararmış bu kentte onun ve benim gibi milyonlarca insan vardı; ölmekte olan çimen yaprakları kadar ayırt edilemez milyonlarca insan. Yaşamak yeterince zor, ölmekse büyük işti.
arturo'nun savurganlığına bayılıyorum ben bu kitapta. iki gün önce parasızlıktan sadece portakal yiyebilen adamımız eline üç beş dolar geçince o paraı çarçur ederek öyle güzel vakit geçiriyor ki kitabı her okuyuşumda saçma sapan bir öykünme başgösteriyor bende. sanki onbeşi olunca maaşı biralarını dahi tam olarak içmedeiğim izbe bir barda bahşis olarak bırakacakmışım da o mutluluğu yaşayabilecekmişim gibi. oysa arturo'nun motivasyonu mutluluk değil kelimenin tam da anlamıyla paranın "kıymetini" hiç bilmemesi ve bunda bir sorun görmemesi. işte bu hiç birimizin yakalayamayacağı muhteşem bir his olsa gerek.

--- spoiler ---

kitabı birden fazla okuyup, filmini seyretmiş olsam da (ki filmi pek beğenmedim) iki küçük nokta var tam olarak aydınlatamadığım; birincisi sammy ile carmilla arasında olan bitenler, sammy'de birden başlayan carmilla nefreti arkasında yatan olay, ikincisi de deprem mevzusunun hikayeye ne gibi bir katkıda bulunduğu, fante'nin buna neden yer verdiği...

--- spoiler ---

mis gibi kitaptır. toz değil portakal kokar.
Toza Sor, John Fante'nin Arturo Bandini'yi anlattığı dizisinin 3. basamağı. Bu serüvende ilkin Bahara Kadar Bekle Bandini, ardından Los Angeles Yolu, Toza Sor ve son adımda da Bunker Tepesi Düşleri'nin okunması önerilse de sıralama çok da önemli değildir. O yüzden ilk kitap elimde olmasına rağmen Fante'nin sihirli kalemiyle tanışma kitabım Toza Sor olsun istedim. Okumaya başladıktan sonra bir anda John Fante en sevdiğim yazarlardan ve Toza Sor okuduğum en etkileyici kitaplardan biri oluverdi. Bir de Arturo Bandini edebiyat dünyasının en unutulmaz ve başarıyla kaleme alınmış karakterlerinden birisi bence. Neden hak ettiği üne kavuşmamış diye düşünmeden edemedim. Muhteşem bir kitap, müthiş bir karakter. Fante basit bir dille sarsıcı etkiye sahip bir kitap yazmış. Oyuna başvurmadan şiirsellikle bezemiş cümleleri. Kelimeleri ustalıkla bir araya getirip muhteşem duygu betimlemeleri yaratmış. Arturo Bandini'nin sarsıcı aşkını, nefretini, acısını, mutluluklarını, hüznünü, çaresizliğini, ruhsal değişimlerini, hayata bakışını, felsefesini kalbimin en derinlerinde hissettim. Ve tüm bu duyguları doruklarda yaşarken yazarın harikulade anlatımıyla keyiflendim. Bazı paragrafları tekrar tekrar okudum, o kadar güzeller ki. Tabii Avi Pardo da her çeviride olduğu gibi yine harika. Yeraltı severler zaten bayılır ama sevmeyenlere de hitap edebilecek bir eser. Bukovski'nin "Fante benim Tanrım" demesine şaşmamak gerek.
Arkadaşlarımın şiddetli tavsiyeleri ile okumaya başladığım ilk Fante kitabı. Eserinde kullandığı dil gerçekten çok akıcı ve sizi içine çekiyor. Sanki en sıkıcı şeyden bile bahsetse sizi sıkmayacakmış gibi duruyor. Tabii Bukowski'nin bu kadar sevdiği bir yazar olması da sizi kendine çekiyor ve biraz etkiliyor.
Yazar olma çabası içinde yoksul bir adam olan Arturo Bandini'nin, bir kıza aşık olması, onunla yaşadıkları ve zamanla yazarlık yolundaki durumunu anlatan bir eser.
John fante'den okuduğum ilk kitap oldu. Hep okumak isteyip de okuyamadigim bir kitapti. Yazar olma hayalleri kurup parasizlikla mücadele eden Arthur Bandini’nin hikayesi ben çok beğenerek okudum. Arthur Bandini bu isim hep aklımda kalacak. Yeraltı edebiyatı tarzı yazılmış okunmaya deger bir kitap.
Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanının değerlendirme yazısını yazarken şöyle bir ifade kullanmıştım; “Bir zamanlar babasının otoritesi altında kalmış her erkek çocuk, babasının yaşlanma dönemi sürecinde bu akışı yaşar. O dağ gibi babanın giderek çocuklaşması ve gün gün erimesi iç yakıcı bir süreçtir. Bu süreci az ya da çok kendisinin de yaşayacağını bilen erkek çocuk açısından bu durum aynı zamanda bir gözdağıdır.”

John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanını okuduğumda da benzer şeyler geçti aklımdan. Yine babasından başka bir memlekette yaşayan bir yazar, yine hayatının son demlerini yaşayan ve eski konforlu, şaşalı günlerinin hayalini kurarak, alışkanlıklarını terk etmekte direnen bir baba figürü var karşımızda. Ama elbette hikâye kurguları, dilleri, işleyişleri çok farklı iki eser. Ama ölüme yaklaşan baba ve o tükenişi hüzünle seyretmek zorunda kalan orta yaşlı oğul figürü sabit.

John Fante’yi bir arkadaşımın ısrarlı önerisi ile okuma listeme ekledim. “Bukowski seviyorsan, bunu da okumalısın” demişti. İşin garip tarafı şu ki, ben Charles Bukowski’nin “Ekmek Arası” romanını okumuş ve çok fazla keyif almamıştım. “Kaybedenler” edebiyatı pek bana göre değildi zannedersem. Ama yine de John Fante ismi ve Bukowski’nin “John Fante benim Tanrımdı” sözü merakımı celbetti. Üzerinde çok fazla araştırma yapmadan “Üzümün Kardeşliği” romanını temin ettim.

John Fante, Amerika’da İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu ve “Üzümün Kardeşliği” de bu arka plan üzerine kurulmuş. Taş Ustası İtalyan göçmeni bir babanın oğlu olan yazar Henry’nin, babası ile annesinin boşanacağı haberi üzerine yaşadıkları kasabaya gelişi ve babasının, yapacağı son bir taş işçiliği için ondan yardım istemesi üzerine ilerliyor hikâye. Ama elbette, Henry’nin çocukluğundan itibaren babasıyla yaşadığı tüm çekişmeler, geçmişe dönük olarak işleniyor.

John Fante’yi özel kılan, gerçekten İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olması ve kendi hayat çizgisi üzerinden romanlarını kurgulamasından çok, romanlarındaki çekincesiz, filtresiz, hayatın tüm pisliklerine temas eden dili ve anlatımı. Diyalogların tamamı insanın midesini kaldıracak kadar gerçek ve insanların tüm kusurları cam gibi ortada.

Kitabın ana çizgisi baba ve oğul hikâyesi gözükse de, arka planda kitaba derinlik katan unsurlar oldukça fazla. İtalyan göçmenlerin Amerika’da kendi yaşam tarzlarını koruma gayreti, İtalyan göçmenlere göre daha yerli sayılan diğer Amerikalıların İtalyanlara gösterdiği tepki, bunun yazar Henry’nin evliliğine yansıyışı, göçmen ailelerin ikinci kuşağının savruluşu gibi etkileri hikayelerin detayında görmek mümkün.

Kitabı okudukça ve benzerliklerin üzerinde durdukça, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanı ile John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanındaki anne karakterlerinin benzerliği de gözüme çarpmaya başladı.. Ailenin en silik, etkisiz elemanı gibi görünürken, aslında tüm aileyi bir arada tutan yapıştırıcı olduğunu fark ediyorsunuz hikayenin sonuna doğru. Anne ve baba ilişkisindeki, erkek kadın pozisyonlarına bakıldığında da büyük benzerlikler var. Erkek hep başını alıp giden, geceyi nerede geçirdiği bilinmeyen roldeyken, kadın evin her şart ve koşuldaki sabit elemanı pozisyonunda. Kadınların dindarlığı ve batıllığı ise başka bir konu. Bu benzerliğin bana şunu düşündürdüğünü söyleyebilirim. Eğer dinler icat edildi iseler, onu icad eden kesinlikle kadınlardı. Erkekler sonradan dinin siyasal etkilerini fark edip sahiplendiler. Ama ilk günden beri kadınların dinin siyasal gücü ile ilişkileri olmadı. Onlar dinlerinin en saf inanıcıları pozisyonunda oldular hep.

Değerlendirmemin başından beridir, “Üzümün Kardeşliği” romanının, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar yasına Gider” romanını ile karşılaştırmamın yanlış bir anlamaya vesile olmasını istemem. Konu ve pozisyonlar oldukça evrensel. Yaşamının sonuna gelmiş bir baba ve onun orta yaşlı oğlu ilişkisi de, geleneksel ailelerdeki baba ve anne rolleri dünyanın her yerinde kolaylıkla rastlanabilecek ilişki ve pozisyonlar. Hele ki Akdenizlilik üzerine ortak noktaları olan İtalyan ve Türk ailelerinde bu benzerliğe rastlamak garip değil.

Yazar Henry’nin Dostoyevski’ye olan hayranlığı, romandaki sahneleri süsleyen İtalyan yemekleri, yetmişlerin ortasındaki babanın hala devam eden çapkınlık maceraları, hemen hemen her sahnede kendine yer bulan şarap şişeleri ve özellikle yaşlı insanların sohbetleri romanı oldukça keyifli kılıyor. Ortak noktaları şarap olan yaşlı insanları tanımlamak adına romanın adının “Üzümün Kardeşliği” olarak seçilmesi de gayet yerinde bir tercih olmuş.

Kitabı okumadan önce, John Fante hakkında yaptığım kısa incelemede, en rağbet gören eserinin “Toza Sor” olduğunu öğrendim. Hatta Bukowski’nin Fante’yi keşfettiği kitabı da oymuş. Gözlem gücü yüksek ve gerçekle bağları bu kadar sıkı olan bir yazarın baş eserini okumamak eksiklik olacak açıkçası. Bu nedenle 2018’de yeni bir John Fante eseri beni bekliyor anlaşılan.

Son olarak Bukowski ve Fante arasında bir karşılaştırma yapacak olursam şunu söyleyebilirim; Eğer Fante, romanında babayı başkarakter ve anlatıcı olarak seçseydi, onun tarzının da Bukowski’yle benzer olduğunu söyleyebilirdim. O zaman tam bir “kaybeden” romanı olurdu. Ama Fante’nin başkarakteri ve anlatıcısı oğul yazar, her ne kadar zaman zaman babasının sapkınlığına kayış gösterse de, kesinlikle daha dengeli ve dünya ile bağlarını korumaya özen gösteriyor. Bu anlamıyla bu esere bir “kaybeden edebiyatı” demek zor. Bukowski’nin bu kitabı okurken gözünün ve yüreğinin taş ustası babadan yana olduğuna ise kuşkum yok.
Bukowski'nin tanrısıdır Fante...Yazar olmak isteyen Bandini ve aşkı Camilla...Birbirinden beslenen iki zıt insanın birbirini tamamlama hikayesi..
Dün gece bu kitabi bitirip kapatınca uzun süre yıldızlara bakıp Camilla’yı düşündüm. Neden Camilla!! neden..... ve yanagimdan süzüldü yaşlar. Karşılıksız bir aşk ve bahtsız bir adam. Arturo Bandini dünyanin en büyük yazarı olacağına bütün kalbiyle inan serseri , hayalperest bir yazar. Ve onun saplantı haline getirdiği aşkı Camilla. Camilla için çok fedakarlık yapar son kuruşlarını bile harcar. Üstelik beklentisiz ama Camilla hep çekip gider . Yalın ve çok derin bir kitap. Üstelik duygusal ve naif bir kitap. Kitabi bitirince kitabın kapağını oksama isteği...:)) Sammy , Arturo’ ya Meksikalı’ya sert davran onlar sert erkeklerden
hoslanır dese bile Arturo hep Camilla’ya iyi davranir. Bir erkek ancak bu kadar güzel sevebilir... Yeraltı edebiyatına ait bir kitap olmasına rağmen içinde hiç küfür barındırmaz. Ve Bukowski Fante’yi Tanrısı kabul ettiği halde Fante ne çok fazla icki içer ne de Bukowski kadar seks tutkunudur. Ve artık bu kitap benim başucu kitabimdir her kapağını açtığımda gözlerimin nemlenmesine sebep olan kitabim. .. Mutlaka okuyun Arturo Bandini’yi....
John Fante'yi ilk kez arkadaşımın tavsiyesiyle okuduğum Toza Sor adlı romanıyla tanıdım. Kitap su gibi akıp bitti ama kitaptaki kahramanımız Bandini'ye o kadar ısınamadım ki biraz karışık duygularla koydum kitabı yerine. Yine de yazarın kitaplarını okumaya devam etmek istedim ve bu okuduğum ikinci kitabı oldu. İyi ki de okumuşum diyorum.
Kitap, Toza Sor'un aksine kısa hikayelerden oluşuyor ve yine adeta sayfalar gözlerinizin önünde akıp gidiyor. Kısa hikaye diyorum ama her bir hikayeyi öyle güzel anlatıyor ki Fante, 15-20 sayfada koca bir hayatın belli kesitlerine tanık ediyor bizi. Her bir hikaye farklı bir aileye, ortama, duyguya misafir ediyor insanı. Ben de geç keşfeden biri olarak Fante'yi herkese tavsiye ederim.
''Fante benim Tanrı'mdı ve Tanrı'ların rahatsız edilmeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama Angel's Flight'ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını düşlemeyi severdim. Hemen her gün oradan geçerdim.'' diyerek Fante'ye olan hayranlığını dile getirmiş Bukowski.Bende hayran kaldım Fante'ye,şanssız, bahtsız, cesaretli adam...Tüm sefaletine rağmen yazar olma hayalleri kuruyor Bandini ve o sırada Camilla ile tanışıyor ona tutkulu bir şekilde aşık oluyor... Fakat Camilla'da ondan nefret eden,bir başka adama aşık ve bu adam verem hastası, son günlerini yaşıyor....Onun da hayali yazar olmak... Camilla bu veremli adam için Bandini'den yardım istiyor, onun yazdıklarını düzeltmesini,ona yardım etmesini talep ediyor ve Bandini tüm egoistliğine ve kabalığına rağmen bu teklifi kabul ediyor... Çünkü aşkı egosuna galip geliyor. İlk başlarda Bandini'nin kaba tavırları canımı sıktı fakat;aşk girince bir adamın kalbine nasıl da yumuşayıp, merhametli hale gelebileceğini gördüm ve Bandini'yi takdir ettim. Camilla'ya ise ara sıra kızdım doğrusu... Yeraltı edebiyatı tarzında yayılmasına rağmen tek bir küfür içermemesi de gözümden kaçmadı.Tavsiye ederim...
Okuduğum ilk john fante kitabı, john fante’yi Bukowski sayesinde tanıdım aslında. 1000k da iletilerini görünce dayanamayıp ulaştım ona. Bukowskiyle de bir çok benzer noktaları var Fant ‘nin de dili çok akıcı ve anlaşılır Bukowski gibi öykülerini satarak geçinmeye çalışması satamadığı zamanlarda aç ve sefil oluşu. Hatunlarla aralarındaki ilişkisizlik .

Kitabı okuduktan sonra aklıma gelen bir şey var. Kitap kahramanın Camilla ya ya aşkı Camilla nın başkasına olan karşılıksız aşkı acaba Camilla’ya nın aşkı karşılıklı olsaydı kahramanımız yine bu kadar güzel sevebilir miydi Camilla’yı yine bu kadar fedakarlık yapar mıydı onun için.Severek okuduğum güzel bir kitap oldu.

Yazarın biyografisi

Adı:
John Fante
Unvan:
İtalyan Asıllı ABD'li Romancı, Kısa Hikâye Yazarı, Senarist
Doğum:
Denver, Colorado, ABD, 8 Nisan 1909
Ölüm:
Los Angeles, Kaliforniya, ABD, 8 Mayıs 1983
John Fante (d. 8 Nisan 1909 - ö. 8 Mayıs 1983) İtalyan asıllı ABD'li romancı, kısa hikâye yazarı, senarist.

Yaşamı

John Fante`nin babası duvar işçisi Nick Fante bir İtalyandı. Yüzyılın başında ABD`ye göç etti. 8 yıl sonra da oğul John dünyaya geldi. Boulder`da yetişti, Colorado Üniversitesi`ne kayıt yaptırdıysa da eğitimini tamamlayamadı, 20 yaşındayken okuldan ayrıldı. 1918`de ABD vatandaşı olan baba Nick Fante, 1929 yılında ailesini terk etti. Babanın da ayrılmasıyla aile gittikçe fakirleşti. John da Kaliforniya`ya gitti, bir balık fabrikasında çalışmaya başladı, kısa bir sonra da annesini de yanına aldırdı.

Balık fabrikasında çalışmaya başlayınca hayatı bir düzene girdi. Boş zamanlarında sürekli okuyan Fante, işçilikten arta kalan zamanlarda sürekli hikâyeler yazmaya başladı. 1933`te ilk romanıLos Angeles Yolunu bitirdi, bu kitapla birlikte aynı zamanda hep başkahraman olarak kalacak Arturo Bandini de doğuyordu. İlk kitabı yayınevlerince provokatif olduğu gerekçesiyle reddedildi. 1938yılında ilk romanı yayımlanabildi, Bahara Dek Bekle, Bandini. 1939 yılında da Charles Bukowski`nin öve öve bitiremediği Toza Sor yayımlandı.

Daha sonra Hollywood`a doğru kaymaya başlayan Bandini, ünlü yönetmenlerle (Orson Welles, Francis Ford Coppola) ahbap oldu. Yazın dünyasından yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı, evlendi. Edebiyat dünyasına Hayat Dolu`yla geri döndü fakat eski hırçın hali biraz geride kalmış gibi görünüyordu. Hayat Dolu`nun senaryosuyla Oscar`a aday oldu. 1955`te şeker hastası olduğunu öğrendi, giderek sağlığı bozuldu, kör oldu ve iki bacağı kesildi. Son romanını karısına söyledi o yazdı : Bunker Tepesi Düşleri (1982). Ertesi yıl da öldü.

Ömrünün son yıllarında Bukowski hep Fante`nin yanında oldu. Black Sparrow Press`e baskı yaparak Fante ölmeden kitaplarının tekrar basılmasını sağladı. Ona adeta tapan Bukowski, zamanında fazla ilgi gösterilmeyen Toza Sor`un en sevdiği kitap olduğunu yineleyip durdu. Arturo Bandini serisinin tekrar popüler olmasını sağladı. 2000`de John Fante biyografisi "Full of Life: The Biography of John Fante" piyasaya çıktı. 2003`de The Fante Reader takip etti, bu kitapta da bazı öyküleri ve mektupları yer alır.

Yazar istatistikleri

  • 195 okur beğendi.
  • 1.113 okur okudu.
  • 18 okur okuyor.
  • 782 okur okuyacak.
  • 7 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları