Adı:
Üzümün Kardeşliği
Baskı tarihi:
2003
Sayfa sayısı:
159
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758441723
Çeviri:
Avi Pardo
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Parantez Yayınları
Sekiz-dokuzu arka taraftaki yeşil çuha örtülü masada toplanmıştı. Yukardan sarkıtılmış lamba iskambil oynayan beş kişiyi aydınlatıyordu. Diğerleri masanın çevresinde dikilmiş, birbirlerine laf çakıyorlardı. Seyredenlerden biri de babamdı. Huysuz, mendebur, buruk bir sigorta emeklileri grubu; gergin, hırlayıp duran kötü niyetli ihtiyar hergeleler; buruktular ama acımasız zekalarının, bozuk ağızlarının ve paylaştıkları dostluğun deneyiminin derinliğinden konuşan yaşlı bilgeler yoktu. Zamanın tükenmesini beklerken vakit öldüren sıradan yaşlı insanlar sadece. Babam da onlardan biriydi. Şok etkisi yaptı bende bunu hissetmek. Kendi türlerinin arasında görünceye kadar öyle algılamamıştım onu. Etrafındakilerden de yaşlı göründü gözüme birden.
 
Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanının değerlendirme yazısını yazarken şöyle bir ifade kullanmıştım; “Bir zamanlar babasının otoritesi altında kalmış her erkek çocuk, babasının yaşlanma dönemi sürecinde bu akışı yaşar. O dağ gibi babanın giderek çocuklaşması ve gün gün erimesi iç yakıcı bir süreçtir. Bu süreci az ya da çok kendisinin de yaşayacağını bilen erkek çocuk açısından bu durum aynı zamanda bir gözdağıdır.”

John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanını okuduğumda da benzer şeyler geçti aklımdan. Yine babasından başka bir memlekette yaşayan bir yazar, yine hayatının son demlerini yaşayan ve eski konforlu, şaşalı günlerinin hayalini kurarak, alışkanlıklarını terk etmekte direnen bir baba figürü var karşımızda. Ama elbette hikâye kurguları, dilleri, işleyişleri çok farklı iki eser. Ama ölüme yaklaşan baba ve o tükenişi hüzünle seyretmek zorunda kalan orta yaşlı oğul figürü sabit.

John Fante’yi bir arkadaşımın ısrarlı önerisi ile okuma listeme ekledim. “Bukowski seviyorsan, bunu da okumalısın” demişti. İşin garip tarafı şu ki, ben Charles Bukowski’nin “Ekmek Arası” romanını okumuş ve çok fazla keyif almamıştım. “Kaybedenler” edebiyatı pek bana göre değildi zannedersem. Ama yine de John Fante ismi ve Bukowski’nin “John Fante benim Tanrımdı” sözü merakımı celbetti. Üzerinde çok fazla araştırma yapmadan “Üzümün Kardeşliği” romanını temin ettim.

John Fante, Amerika’da İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu ve “Üzümün Kardeşliği” de bu arka plan üzerine kurulmuş. Taş Ustası İtalyan göçmeni bir babanın oğlu olan yazar Henry’nin, babası ile annesinin boşanacağı haberi üzerine yaşadıkları kasabaya gelişi ve babasının, yapacağı son bir taş işçiliği için ondan yardım istemesi üzerine ilerliyor hikâye. Ama elbette, Henry’nin çocukluğundan itibaren babasıyla yaşadığı tüm çekişmeler, geçmişe dönük olarak işleniyor.

John Fante’yi özel kılan, gerçekten İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olması ve kendi hayat çizgisi üzerinden romanlarını kurgulamasından çok, romanlarındaki çekincesiz, filtresiz, hayatın tüm pisliklerine temas eden dili ve anlatımı. Diyalogların tamamı insanın midesini kaldıracak kadar gerçek ve insanların tüm kusurları cam gibi ortada.

Kitabın ana çizgisi baba ve oğul hikâyesi gözükse de, arka planda kitaba derinlik katan unsurlar oldukça fazla. İtalyan göçmenlerin Amerika’da kendi yaşam tarzlarını koruma gayreti, İtalyan göçmenlere göre daha yerli sayılan diğer Amerikalıların İtalyanlara gösterdiği tepki, bunun yazar Henry’nin evliliğine yansıyışı, göçmen ailelerin ikinci kuşağının savruluşu gibi etkileri hikayelerin detayında görmek mümkün.

Kitabı okudukça ve benzerliklerin üzerinde durdukça, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar Yasına Gider” romanı ile John Fante’nin “Üzümün Kardeşliği” romanındaki anne karakterlerinin benzerliği de gözüme çarpmaya başladı.. Ailenin en silik, etkisiz elemanı gibi görünürken, aslında tüm aileyi bir arada tutan yapıştırıcı olduğunu fark ediyorsunuz hikayenin sonuna doğru. Anne ve baba ilişkisindeki, erkek kadın pozisyonlarına bakıldığında da büyük benzerlikler var. Erkek hep başını alıp giden, geceyi nerede geçirdiği bilinmeyen roldeyken, kadın evin her şart ve koşuldaki sabit elemanı pozisyonunda. Kadınların dindarlığı ve batıllığı ise başka bir konu. Bu benzerliğin bana şunu düşündürdüğünü söyleyebilirim. Eğer dinler icat edildi iseler, onu icad eden kesinlikle kadınlardı. Erkekler sonradan dinin siyasal etkilerini fark edip sahiplendiler. Ama ilk günden beri kadınların dinin siyasal gücü ile ilişkileri olmadı. Onlar dinlerinin en saf inanıcıları pozisyonunda oldular hep.

Değerlendirmemin başından beridir, “Üzümün Kardeşliği” romanının, Hasan Ali Toptaş’ın “Kuşlar yasına Gider” romanını ile karşılaştırmamın yanlış bir anlamaya vesile olmasını istemem. Konu ve pozisyonlar oldukça evrensel. Yaşamının sonuna gelmiş bir baba ve onun orta yaşlı oğlu ilişkisi de, geleneksel ailelerdeki baba ve anne rolleri dünyanın her yerinde kolaylıkla rastlanabilecek ilişki ve pozisyonlar. Hele ki Akdenizlilik üzerine ortak noktaları olan İtalyan ve Türk ailelerinde bu benzerliğe rastlamak garip değil.

Yazar Henry’nin Dostoyevski’ye olan hayranlığı, romandaki sahneleri süsleyen İtalyan yemekleri, yetmişlerin ortasındaki babanın hala devam eden çapkınlık maceraları, hemen hemen her sahnede kendine yer bulan şarap şişeleri ve özellikle yaşlı insanların sohbetleri romanı oldukça keyifli kılıyor. Ortak noktaları şarap olan yaşlı insanları tanımlamak adına romanın adının “Üzümün Kardeşliği” olarak seçilmesi de gayet yerinde bir tercih olmuş.

Kitabı okumadan önce, John Fante hakkında yaptığım kısa incelemede, en rağbet gören eserinin “Toza Sor” olduğunu öğrendim. Hatta Bukowski’nin Fante’yi keşfettiği kitabı da oymuş. Gözlem gücü yüksek ve gerçekle bağları bu kadar sıkı olan bir yazarın baş eserini okumamak eksiklik olacak açıkçası. Bu nedenle 2018’de yeni bir John Fante eseri beni bekliyor anlaşılan.

Son olarak Bukowski ve Fante arasında bir karşılaştırma yapacak olursam şunu söyleyebilirim; Eğer Fante, romanında babayı başkarakter ve anlatıcı olarak seçseydi, onun tarzının da Bukowski’yle benzer olduğunu söyleyebilirdim. O zaman tam bir “kaybeden” romanı olurdu. Ama Fante’nin başkarakteri ve anlatıcısı oğul yazar, her ne kadar zaman zaman babasının sapkınlığına kayış gösterse de, kesinlikle daha dengeli ve dünya ile bağlarını korumaya özen gösteriyor. Bu anlamıyla bu esere bir “kaybeden edebiyatı” demek zor. Bukowski’nin bu kitabı okurken gözünün ve yüreğinin taş ustası babadan yana olduğuna ise kuşkum yok.
Yazar, aile sırlarını açığa vurmaktan çekinmiyor, yine. Kimine göre sıradışı kimine göreyse olağan olan bu olayları, daha önce yazar 'Arturo Bandini' iken; çocukluk, yeni yetmelik ve orta yaşlılık dönemlerinde dinlemistik (diğer romanlarında). Burada ise yazarımız elli yaşında ve ismi 'Henri Molise'dir, aynı hikayeleri bu defa olgunluk çağı döneminde dinliyoruz ki her dönemde bakış açıları farklı olsa da durumlar her daim duygusal, mütemadiyen duygusaldır.
Yazarın kendisinin, kardeşlerinin ve en çok da annesinin başına gelen şanssız olayların ve haksızlıkların tamamının sorumlusu babalarıdır. Bu düşüncesiz adam artık yaşlıdır ve bakıma-sevgiye-ilgiye ihtiyacı vardır. Herşeye rağmen yazarımız yani Henry Molise, evlatlık görevlerini yerine getirmeyi üstlenir, duygusal anlar falan derken bunlar böylelikle geçmişle bir hesaplaşma halini alır.
Diğer taraftan yazarımızın babası her ne kadar hastalıklı bir ihtiyar olsa da ayyaşlık mertebesinden bir şey kaybetmeye niyeti yoktur, yarım asırlık şarap arkadaşlarıyla aralarında bir kardeşlik bağı vardır, üzüm asmaları, şarap yapımları ve felsefik olduğunu düşündükleri bir arkadaşlık, bunlar, kitabımızın başlığını yani 'Üzümün Kardeşliği'ni oluşturuyor.
John Fante'nin samimiyetine ve duygusallığına tanık olmanız dileğiyle, bu ve diğer eserlerini tavsiye ediyorum...
Kes artık Baba, sarhoşsun, kendine acıyorsun ve buna bir son vermelisin, ağlamaya hakkın yok, sen benim babamsın, karım ve çocuklarım ağlayabilir benim yanımda, annem ağlayabilir, ama senin ağlaman çok saçma, beni aşağılıyor, öleceğim kederimden, ısıtrabına katlanamıyorum, çünkü benimki bana yetiyor. Daha büyük ıstıraplar da çekeceğim şüphesiz, ama asla başkalarının önünde ağlamayacağım, güçlü olacağım, son günlerimi gözyaşı akıtmadan geçireceğim ihtiyar. Hayatına ihtiyacım var, ölümüne değil. Mutluluğuna, korkuna değil.
Çarşıya yürürken babamla gurur duyuyor, içten içe gülüyordum. Ölebilirdi, ama ne çıkardı? Dostoyevski ölmüştü, ama yüreğimde yaşıyordu hâlâ.
Askerlik muayenesi için Sacramento Hastanesi'ne başvurmamı isteyen bir mektup aldım. Çürüğe çıkardılar beni. Astımım vardı. Bronşitlerim iltihaplıydı.
Gerekli bilgileri halk kütüphanesinden aldığım kitaptan edindim. Astım öldürücü müydü? Olabilirdi. Olsun. Dostoyevski'nin sarası vardı, benim astımım. İyi yazmak için vahim bir hastalık elzemdi. Ölümle baş etmenin tek yolu.
çünkü kitaplar uyuşturucuydu ve bağımlılığım endişe verici boyuta ulaşmıştı, oğlunu tanıyamıyordu.
Küfür utandırdı babamı, çünkü onun için 14 yaşındaydım hâlâ, zorla turlarına çıkardığı çocuk; olgun dostlarının bayağılığından korumak istiyordu beni.
Bardağıma şarap koyup balkona çıktım,salıncaklı koltuğa oturup bir sigara yaktım.Çabuk karardı ortalık.İki ev aşağıda bir anne balkona çıkıp çocuklarını içeri çağırdı.Aniden köşedeki sokak lambası yandı,köpeğin teki ışığın altında eve doğru gitti telaşla.Karşı pencerelerde televizyonların beyaz gözleri belirdi;kovboylar takipte,silahlar patlıyor San Elmo alacasında.Yalnız bir kasaba.Bütün vadi kasabaları böyleydi:umutsuz,gizemli bir şekilde kalıcı olmayan,hapsolmuş hayatlar;küçük tel örgülerin ve derme çatma kireç sıvalı duvarların ardına tıkılmış,karanlığa karşı barikat kurmuş,bekleyen insanlar.İleri geri salınırken kemiklerime sızan hüznü hissettim,insanoğlu için;yaşlanan,sürelerinin dolmasını bekleyen annemle babamın evindeki yalnızlığın acısını.
Sonra tuhaf bir şey oldu. Babam öldü. Kaptırmış çalışıyor, harç ve taş arasında fırıldak gibi dönüyorduk ki birden babamın dünyadan ayrıldığını hissettim. Yüzünü taradım, orada yazılıydı. Gözleri açıktı, elleri hareket ediyordu, harç karıyordu; ama ölmüştü ve ölümde tek bir sözü yoktu söyleyecek. Bazen hortlak gibi gidip bir ağacın dibine işiyordu. Gidip işiyorsa nasıl ölü olabilir ki, diye soruyordum kendime. Bir hayaletti artık, bir ceset. İyi olup olmadığını sormak istiyordum ona, hayatta olup olmadığını; ama ben de çok yorgun ve ölmekle meşguldüm, cümle kurmaya mecalim yoktu. Kağıt üzerinde görebiliyordum soruyu, daktilo edilmiş, soru işareti yerleştirilmiş; ama dillendirilemeyecek kadar ağırdı. Hem ne fark ederdi? Hepimiz bir gün ölecektik.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Üzümün Kardeşliği
Baskı tarihi:
2003
Sayfa sayısı:
159
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758441723
Çeviri:
Avi Pardo
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Parantez Yayınları
Sekiz-dokuzu arka taraftaki yeşil çuha örtülü masada toplanmıştı. Yukardan sarkıtılmış lamba iskambil oynayan beş kişiyi aydınlatıyordu. Diğerleri masanın çevresinde dikilmiş, birbirlerine laf çakıyorlardı. Seyredenlerden biri de babamdı. Huysuz, mendebur, buruk bir sigorta emeklileri grubu; gergin, hırlayıp duran kötü niyetli ihtiyar hergeleler; buruktular ama acımasız zekalarının, bozuk ağızlarının ve paylaştıkları dostluğun deneyiminin derinliğinden konuşan yaşlı bilgeler yoktu. Zamanın tükenmesini beklerken vakit öldüren sıradan yaşlı insanlar sadece. Babam da onlardan biriydi. Şok etkisi yaptı bende bunu hissetmek. Kendi türlerinin arasında görünceye kadar öyle algılamamıştım onu. Etrafındakilerden de yaşlı göründü gözüme birden.
 

Kitabı okuyanlar 62 okur

  • Murat Menzilci
  • Ali Torun
  • Richard Wagner
  • İbrahim Uran
  • Vedat Gümüş
  • Eyüp Çelik
  • Kış Güneşi
  • Mehmet Fatih Çakır
  • Zemheri
  • erdijrk

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%11.5 (3)
9
%23.1 (6)
8
%46.2 (12)
7
%11.5 (3)
6
%0
5
%7.7 (2)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0