Suzanne öyküsünün ilk cildini karakterin ağzından, şimdiki zaman ile anlatmayı tercih etmiş. İlk sayfalarda bu tercih, sizi kitaptan soğutan en önemli etken olabilir. Ama sayfalar aktıkça, anlatımdaki samimiyetin içinize işlemesi bu yargıyı büyük ölçüde kırabiliyor. Zaten bir noktadan sonra da, şimdi mi, geçmiş mi, gelecek mi pek fark etmiyor okuyucu için. Yazarın romanına enjekte etmeye çalıştığı dünya görüşü de, kitabı sevmemdeki önemli faktörlerden sadece birisi. Kitap bir zamanlar Kuzey Amerika olarak bilinen ancak şimdi Panem ülkesinin kurulu olduğu bir coğrafyada geçiyor. Capitol adı verilen başkentin etrafında on iki mıntıka bulunmakta. Capitol, son derece acımasız bir tek eldir. Geçmişinde de kanlı savaşlar vardır. Diğer mıntıkaların, Capitol’e açtıkları savaş sonucu pek çok insan ölmüş ve 13. Mıntıka tamamen yok olmuştur. Merkez en sonunda kontrolü tekrar ele geçirdiğinde, mıntıkalarına acımamış ve onları sefalete sürüklemiştir. Kendisinin “tek” olduğunu ve her zaman da tek kalacağını anımsatmak için de Açlık Oyunları’nı yaratmıştır. Collins bu fikri Romalıların sosyal eğlencesi olan gladyatörden kaptığını söylemekte. Zaten Açlık Oyunları da bir nevi Roma arenası sayılır. Açlık Oyunları her yıl düzenlenmektedir. Her mıntıkadan 2 haraç seçilir ve hayatta kalmaları için bu fantastik oyunun içine çekilir. Bu sayede insanlar Capitol’den her daim korkmaya başlamıştır. Ya sıradaki haraç, kendi çocukları olursa? Elbette hayatta kalmayı başarmış –kazanmış- haraç, hayatını sefaletten sultanlığa yükseltebilecek kadar zenginleşebiliyor, mıntıkasını sosyal olarak daha güçlü hale getirebiliyor. Bunu fırsata çevirmeyi başarmış bazı mıntıkalar da var. Onların yetiştirdikleri haraçlara “Kariyer Haraçları” deniyor. Bu haraçla genelde, 1, 2 ve 3. mıntıkalardan çıkıyor ve