Bir Samuel Beckett oyunudur. Godot'yu Beklerken oyununda iki arkadaşın sonu olmayan bekleyişini görürüz. Beklerler evet, bir Godot vardır bir türlü gelmeyen, gitmek isterler gidemezler, bildikleri tek şey Godot'yu beklemeleri gerektiğidir. Herkese göre değişir Godot, kimin hayatının aşkıdır bekler, kiminin zengin olma hayalidir, bazıları ölümü bekler, bazıları mutlu olmayı. Hep bir beklenti/bekleyiş içindeyiz, öyle içinden çıkılmaz bir durumdur ki bu, dışarıdan bakan bir göz hakikaten ne kadar saçma yaşadığımızı görecektir. Kesin olmayan söylentilere göre de Godot, Beckett'in postacısıdır. Evet, postacı. Beckett kendini inzivaya çekmiştir, adam nobel'i kazanıp almaya bile gitmiyor, varın gerisini siz düşünün. Ücra bir köyde, evinde çalışırken adı Godot olan postacısını beklermiş çünkü Godot onun dış dünyayla tek temasıymış. Zorlu kış şartları, kapanan yollar derken gelemezmiş bir türlü Godot, onun gelemeyişi de yazarın dış dünyayla ilgili hiç bir haber alamamasıyla sonuçlanırmış.
Ölmek hiçbir şeydi. El Sordo’nun ölümle ilgili bir korkusu yoktu ne de ölümle ilgili bir görüntü vardı kafasında. Ama yaşamak, bir tepenin yamacında rüzgârla salınan bır buğday tarlasıydı. Yaşamak, gökyüzünde dolanan bir atmacaydı. Tahılın savrulduğu, samanların uçuştuğu harman yerinde,
tozlar içinde duran toprak bir testideki suydu yaşamak. Bacaklarının arasındaki bir attı yaşamak; bir bacağının altındaki karabinaydı, bir tepeydi, bir koyaktı, bır dereydi kenarında, vadinin uzak kıyısında, tepelerin ötesindeki agaçların uzandığı.