• "Tüm hayatın boyunca kusursuz aşkın var olduğuna ama şartlar gereği sana göre olmadığına, hayat tarzının böyle bir şeye imkan sağlamayacağına inanırsın. Sonra bir gün, pat diye, işte oradadır. Senin karmaşık ihtiyaçlarını karşılayacak, mükemmel insan karşına çıkıverir."
  • "unutmak kelimesi undan çıkmış , bildiğimiz un yani, hamur işi, öyleymiş. unutmak için un ufak etmek gerekiyomuş. birini bütün olarak unutamazmışsın zaten, öyle pat diye unutamazmışsın, öyle yavaş yavaş gidermiş yavaş yavaş unuturmuşsun. gözleri, kaşı, burnu ile kulağı, sesini yavaş yavaş. unuttuğun zaman da o kişi olmazmış. hatırlamazmış. sonra unuttuğunu unuturmuş. ben unutmak istiyom la. her gün ne zaman unutcam diye soruyom kendime, her sorduğum zaman da her şeyi yeniden hatırlıyorum ben, daha net. unutamıyom ben"
  • "Öyle deme oğlum" dedi babam,anam da ühü ühü ühü yapmaya başladı, suratı buruşup acayip çirkinleşti,Joe da ona sarılıp sırtına pat pat vurarak,sakin sakin sakin demeye başladı manyak gibi.
    Anthony Burgess
    Sayfa 121 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Lizzie, omzuna sardığı ince taşlı şalı çıkarıp Patrick’in eşyalarını koyduğu yatağın üzerine doğru bıraktı. Şal, yatağa düşünce bir ses çıkardı. Lizzie, bu karşılaşmayı kaybetmek istemiyordu.

    Patrick’in ateşli bakışları, Lizzie’nin teninde geziniyordu —özellikle de göğsülerinin üzerinde. Patrick’in bakışları, Lizzie’nin meme uçlarının sertleşmesine neden olmuştu. Patrick’in gözleri alev alevdi. Boynundaki damar tehlikeli bir şekilde atıyordu.

    Bu elbise gerçekten çok açıktı. Patrick’in teninde dolaşan gözlerine baktığında, bunu daha iyi anlayabiliyordu. Alys haklıydı. Lizzie, hiçbir zaman kuzeni Flora kadar güzel olamayacaktı ama bu, güzel yerlerini sergileyemeyeceği anlamına gelmiyordu.

    “Bu konuyu nasıl çözmeyi öneriyorsun?” Patrick’in sesi çok derinden geliyordu.

    Lizzie gülümsedi. Gözlerinde şeytani bir ışıltı vardı. “Ah, eminim bir şeyler buluruz.” Patrick’in pantolonundaki kabartıya baktı.

    Yüce Tanrım.

    Lizzie’nin dudakları kurudu. Cesareti birden yok olmuştu. Aslında kendine çok güvenemiyordu.

    Lizzie, farkında olmadan alt dudağını yaladı. Yeterince büyük değilmiş gibi o büyük kabartı, bunun üzerine biraz daha büyümüş gibi göründü. Patrick acı çekiyordu ama Elizabeth, söz konusu olan Patrick olduğunda, gayet acımasız olabileceğini fark etti.

    Ona ağır ağır yaklaştı. Bedeninin kasılması, yoğun ve yırtıcı bakışları hoşuna gidiyordu. Lizzie içinin ısındığını hissetti. Hayatında ilk kez, arzulanan bir kadın olmanın gücünü hissediyordu. Bu da ona devam etmesi için gerekli gücü veriyordu.

    Patrick’e doğru gidip, bedenini bedenine sürttü. Bedenleri birbirine değdiği anda hissettikleri ikisini de şaşırtmıştı. Pat-rick’in sert bedeninin kendisine değmesi çok hoşuna gitmişti. Sert kaslarını tamamen hissediyordu. Lizzie’nin bedeni, birbirlerine değdikleri anda alev alev yandı.

    Patrick, hafifçe inledi —sesinde yarı zevk yan acı vardı. “Ne yaptığını bilmiyorsun.”

    Sesi gergindi —çok gergindi. Patrick’in içindeki baskıyı hisedebiliyordu. Kollannda ve omuzlanndaki kaslar iyice gerildi.

    Lizzie başını yana doğru eğdi. “Ne yaptığımı çok iyi biliyorum.”

    Patrick ona dikkatle baktı. Sıcacık ve tutku doluydu bakışları. “Geri dönüşü olmaz. Benim olduktan sonra, bir daha gitmene asla izin veremem.”

    Patrick’in sesindeki sahiplenen o tını, Lizzie’nin kalbini acıttı.

    Ellerini Patrick’in boynuna doladı ve parmak uçlarında yükseldi —boyu çok uzundu— ona doğru uzandı. Aralannda-ki arzu giderek yükseliyordu. Lizzie’nin sertleşen meme uçlan ve Lizzie’nin kamına değmekte olan Patrick’in sertliği bunun kanıtıydı. Ve aralanndaki ateş. O kuvvetli ateş. Birlikte eriyor gibiydiler.

    “Güzel,” dedi Lizzie. “Geri dönmek istemiyorum. Sadece seni istiyorum.” Patrick’in çenesine küçük öpücükler kondurdu. Teninin tadını hissedebiliyordu. Onu içine çekmek istiyordu. Onu tamamen hissetmek... Mükemmel bedeninde dilini gezdirmek...

    Patrick’in kalbi gergin bir şekilde atıyordu ve Lizzie, onun kendisine zorlukla hâkim olduğunu fark edebiliyordu.

    Lizzie, kulağının hassas noktasına gelene kadar onu öpmeye devam etti. Sonra da diliyle küçük daireler çizmeye başladı.

    Patrick titremeye başladı ama hala ona dokunmuyordu. İradesi çok kuvvetliydi ama Lizzie’ninki de gayet kuvvetliydi — ve Lizzie sonunda bu çelik zırhın altındaki zayıf noktayı bulmuştu. O anda Patrick’e merhamet etmek gibi bir niyeti yoktu.

    Lizzie, ona biraz daha sürtündü. Göğüslerini onun göğüslerine sürtüyordu. Bu temas, midesinde bir şeylerin kıpırdamasına bacaklarının arasında bu hissin yoğunlaşmasına neden oldu. Lizzie, gözlerini kapattı ve içindeki ısrarcı arzuyu hissederek anın tadını çıkardı.

    Patrick’in sertliği ona değiyordu. Lizzie’nin dudakları, Patrick’in kulağındaydı. Lizzie şeytani düşüncelerini dile getirdi. “Seni içimde istiyorum.”

    O anda zincirler koptu. Patrick sert bir şekilde inledi ve “Lanet olsun Elizabeth,” dedi.

    Lizzie’yi sert bir şekilde öpmeye başladı. Lizzie’nin ruhuna ulaşan ve ona tamamen sahip olduğunu hissettiren bir öpücüktü bu. Patrick hiç zaman kaybetmeden onu kucakladı ve boş yatağa doğru götürdü.
  • Hepimiz, karşılıksız aşk acısı çekenlere, arkadaşlarımıza, hatta devlet adamlarına, hakemlere ve başkanlara akıl vermeyi biliriz. Hepimiz ülkemizdeki sorunun ne olduğunu, en sevdiğimiz aletin neden pat diye yere düştüğünü ve dünyanın nasıl kurtarılacağını biliriz. Hepimiz DİĞER insanları çok iyi görürüz.
    Fred Alan Wolf
    Sayfa 186 - Omega Yayınları
  • Nazım Hikmet, Sabahattin Ali’yi anlatıyor
    sabahattin aliSertel’lerin çıkardığı «Resimli Ay» dergisinde bir çeşit teknik yazıişleri müdürlüğüyle musahhihlik yapıyordum. «Resimli Ay» o dönemde demokrasiyi savunuyor, emperyalizme karşı savaşıyordu. Faşizme düşmandı. Sovyetler Birliğiyle dostluğun berkleştirilmesini istiyordu.

    Bugün olduğu gibi o günlerde de, Sovyetler Birliğiyle demokrasi düşmanları, faşistler, turancılar, emperyalizm ajanları tek cephe oluşturmuşlardı. Bu birleşik cepheye kar­şı Resimli Ay da yayınlarıyla tek bir cephe kurmuştu.
    Dergide «Putları Yıkıyoruz» başlığı altında bir edebiyat tartışması yapılıyordu. Bu tartışma gerçekte, siyasal demokratik hakları savunuyordu. Aynı zamanda dergide, İstanbul’­ da pat!ak veren ulaştırma işçileri grevini savunan bir şiirle, Sovyet Azerbaycanı hakkında bir röportaj, İstanbul’daki Amerikan kolejleriyle, İncil Evleri ve Hıristiyan Gençleri Birliği (W. M. C.) örgütü aleyhine bir sıra makale yayınlanıyordu. Bunun sonucu olarak da Türk Ocağı, W. M. C. örgü­tü ve İstanbul polisi elbirliğiyle harekete geçiyor, «Resimli Ay» matbaası basılıyordu. Başta Zekeriya Sertel olmak üzere Sal:ıiha Sertel ve ben linç edilmek istenmiştik. Ama Resimli Ay mürettipleri ellerinde kumpaslarıyla matbaa koridorlarında görününce saldırganlar yüz geri etmişti. «Resimli Ay» dergisi hakkında bu kısa bilgiyi verişim boşuna değil. Bu dergi, Sabahattin’in hem edebiyat, hem de
    politika hayatında belirli bir yer tutar.

    Sabahattin’in «Bir Orman Hikayesi» Resimli Ay’da yayımlandı. Bu, onun ilk hikayesiydi. Dostluğumuz böyle baş­ladı. Resimli Ay idarehanesinde başlayan dostluğumuzdan söz ediyorsam, bunun da Sabahattin’in edebiyat ve politika hayatında yeri olduğunu sandığımdandır. Sabahattin’in ilk hikayesinin Resimli Ay dergisinde, o dönemdeki Resimli Ay da yayımlanması, yazarın o zamanki edebiyat, dolayısıyla politika akımları arasında belirli bir safta yer alması demekti. İlk yazısını bize getirişi Sabahattin’in antiemperyalist, demokratik eğilimini gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerek Resimli Ay’ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop cezaevinde Türkiye Komünist Partisi üyelerinden bazılarıyla tanışması Sabahattin Ali’nin sosyalist dü­şünceleri benimsemesinde etkili oldu. Bu benimseyiş her gün biraz daha güçlendi. Sabahattin, Marks’ı, Engels’i, Lenin’i okuyor, uluslararası işçi ve halk hareketleriyle, Türkiye işçi, köylü ve zanaatkarlarının hayatıyla yakından ilgileniyordu.




    Sabahattin orta boyluydu. Tombulcaydı. Gözlüklerinin arkasında pusuya yatmaz, gözlüklerinin arkasından insanın
    gözüne dostça, hazan dost bir alaycılıkla bakardı. Bakışları arasıra mahzunlaşırdı. Bazan gereğinden çok telaşlandığı olurdu. Bazansa kendisine, sırf kendisine, gereğinden çok güvenirdi. Yumruklarına değil, zekasına. «Ben, elbette, bizim polis hafiyelerinden, komiserlerinden, müdürlerinden, içişleri bakanlarından zekiyim, akıllıyım», derdi.

    Sabahattin, elbette bütün bu saydıkları ve yamaklarından zekiydi, akıllıydı. Ama onlar sinsi, zalim ve kurnazdılar,
    örgütlüydüler. Oysa Sabahattin hiç bir örgüte bağlı değildi. Türkiye Komünist Partisinin çok yakın sempatizanıydı, ama üyesi değildi. Parti üyesi olsaydı, bu, hapislere girmesini, ya da katledilmesini belki yine de önleyemezdi. Ama o kahrolası faşist provakasyonuna o denli kolayca düşmez, bir ormanda öylesine kolayca katledilmezdi.

    Sabahattin’in saçları vaktinden önce ağardı. Öldürüldü­ğü zaman ardında vefalı bir genç kadınla bir kız bıraktı.
    Almancayı çok iyi bilirdi. Almanya’da bulunmuştu. Belki de bu yüzden ilk eserlerinde Alman romantiklerinin etkisi
    görülür. Ömrünün sonuna kadar da büyük Alman romantiklerinin hayranı kaldı. Fransızları, hele Fransız realistlerini çok severdi. Ama üzerinde Fransız edebiyatının bü­yük bir etkisi olmuştur denemez. Klasik Rus edebiyatıyla, hele Gogol, Tolstoy, Turgenyef, Çehov ve Gorki’yle tanış­ması yalnız edebiyat değil, sosyal çalışmaları üstünde de etkili olmuştur. Sovyet yazarlarından Şolohov’u çok sever, onu büyük Rus klasikleri değerinde sayardı.

    Sabahattin Türk folklorunu, halk edebiyatını çok iyi bilirdi. İyi şairdi de. Şiirlerinde halk şiirinin etkisini özellikle belirtirdi.

    Sabahattin Ali Türk edebiyatının ilk devrimci – gerçek­çi hikayecisi ve romancısıdır. Türk edebiyatında Sabahattin’­
    den çok önce natüralist, hatta eleştirel gerçekçi hikayeciler ve romancılar vardır. Bunlar üzerinde özellikle Fransız natü­ralizminin ve gerçekçiliğinin etkileri görünür. Ama eleştirel gerçekçilikle sosyalist gerçekçilik arasında ve sosyalist gerçekçiliğin aşaması olan reformist, halkçı ger­çekçiliğin Türkiye’de ilk hikayeci ve romancısı Sabahattin’dir.

    Türkiye edebiyatında şehir esnaf ve zanaatkarlarının, aydınların, köyün ve köylünün hayatlarını natüralist, hatta
    gerçekçi, hatta eleştirel gerçekçi bir gözle yazanlara Sabahattin’den çok önce rastlıyoruz. Burda şunu kısaca yazmadan edemiyeceğim, Mahmut Makal’ın ünlü «köy anılarından» hemen hemen elli yıl önce «Küçük Paşa» adında bir roman yayımlanmıştır Türkiye’de. Bu romanın birinci bölümünde anlatılan köyle elli yıl sonra Makal’ın anlattığı köy arasında, açlık, sefalet, cehalet, çocuk ve kadın istismarı vs. bakımından hemen hemen hiç bir ayrım yoktur. Her iki kitapta da natüralizm ağır basmakla birlikte eleştirel gerçekçi nitelikler bulmak da mümkündür. Evet, Türkiye orta sınıflarının, köylüsünün, yoksulunun hayatlarını bizde anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Ama bunu büyük bir ustalıkla, devrimci, halkçı, gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikayecimiz, romancımız o’dur.

    Geçenlerde bir edebiyat eleştirmeni, İstanbul’da çıkan bir burjuva gazetesinde, Türk edebiyatında, hele son dönem
    romanlarını incelerken, Sabahattin’in adını anmamazlık edemiyor da, Cumhuriyet döneminin en güçlü romancısı Sabahattin Ali’dir, diyor. Bunu demese, Türk edebiyatının son dönemindeki romanı yadsıyacak. Aynı gazete]er, Sabahattin’in katledildiği haberini nerdeyse sevinerek vermişlerdi.

    Aynı gazeteler, Sabahattin’in katilini neredeyse milli kahraman diye göstereceklerdi. Sabahattin Türk düzyasında bir okulun başıdır, başlangıcıdır. Sabahattin en usta Türk yazarlarından biridir. Sabahattin’in Türk düzyazısı üzerindeki, özellikle Türk hikayeciliği üstündeki etkisi büyüktür, olumludur. Türk edebiyatının halkçı demokrat, antiemperyalist, sosyalist kolu, tek sözcükle, Türk edebiyatının ilerici yazarları kendi aralarında Sabahattin Ali gibi bir yazarın bulunmasıyla onun sağlığında da övündüler, ölümünden sonra da övünüyorlar ve övünecekler.

    Sabahattin’in «İçimizdeki Şeytan» romanı hakkında kitabının önsözünde oldukça etraflı bilgi verilmiş. Ben buna bir
    şey katacak değilim. Yalnız, Sabahattin’in yazdığı dönemde ve şimdi, Türkiye’de sansür, sansür koşulları denildiğinde, bunu, kitaplar, dergiler, gazeteler filan yayınlanmadan önce bir sansür kurumuna gönderilir anlamına almamalı. Böyle bir sansür o zaman da yoktu, şimdi de yok. Ama bundan beter bir sansür var: Hapishane. Yani kitabını önceden sansür ettirmek zorunda değilsin. Ama kitabın yayımlanma­sından hemen sonra toplanabilir ve seni içeri atabilirler. Dahası var. Kitabını bir kitapçının, bir tüccarın yayımlaması gerekir çoğu kez. Bunun için de kitabının bu tüccarın ho­şuna gitmesi şarttır. Onu hapse düşmek tehlikesiyle karşılaş­tırmaması da şarttır. Ya da kitapçı, senin kitabından çok para kazanacağını hesaplamalı, hoşuna gitmese de, tehlikeli olsa da kitabını basmağa yanaşmalı. İşte gerek Sabahattin, gerekse arkadaşları böylesi sansür koşullarında çalıştılar, hala da her gün biraz daha keskinleşen böylesi koşullar altında yazı yazıyorlar.

    Sabahattin’in bazı hikayeleri Rusçaya çevrildi. «İçimizdeki Şeytan» Rusçaya çevrilen ilk romanıdır. Gönül isterdi ki, Sabahattin’in bütün hikayeleri, en ustaca romanı olan «Kuyucaklı Yusuf» da Rusçaya çevrilsin. Sabahattin sağ olsaydı, ona sorsaydınız, size şu karşılığı verecekti: «Tolstoy’un ve Lenin’in diline … » Bunu öyle laf olsun diye yazmıyorum. Bir gün bana kendisi aynen böyle dedi: «Halide Edip hanımefendiyi Rusçaya çevirmişler . . (Gözlüklerinin arkasından ilk önce alayla, sonra kederle yüzüme baktı.) Bir gün beni de çevirirler mi dersin? (Gözlüklerinin arkasından yüzüme sevinç­le bakıyordu.) Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüzmilyonlarca insanın seni okuması, halkını ve seni sevmesi .. »

    Sabahattin Ali’yi, Puşkin’in ve Lenin’in dili sayesinde yalnız Ruslar değil, Çinliler, Bulgarlar, Ukranyalılar, Moğollar, Macarlar, kısacası yetmiş yedi millet okuyor. Doğrudan doğruya Rusçadan okuyabiliyor, kendi diline çeviriyor. Mayakovski’nin ve Lenin’in dili sayesinde yetmiş yedi millet Sabahattin Ali’nin halkını, Türkiye halkını ve onun dilini seviyor. Çünkü Sabahattin, Türkiye halkının ve Türkçenin en namuslu, en vatansever, en yetenekli evlatlarından biridir.

    Nazım Hikmet

    Not: Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanının 1955 Rusça baskısı için yazılmış, kitabın sonunda yayınlanmıştır.
  • Araplardan hoşlanmıyor. Bu duygusunu pek saklama gereğini de duymuyor. “Üç aylığına gelmiştim buralara, on dört yıldır ayrılamadım” diyor. Suriye’de, Şam’da yaşıyor olmasına rağmen Arapça öğrenmemiş. Bu arada örgüt içinde her şeyi daha çok Türkçe yürüttüklerini gizlemiyor.
    Birden dalıyor!
    Pat diye Ankara’yı, özellikle Sakarya Caddesi’ndeki ekmek içi dönerle birayı özlediğini söylüyor.
    Hasan Cemal
    Sayfa 74 - Doğan Kitap, Ebup