Ahsen Gülce

Ahsen Gülce
@pdgulce
•Yarası olmayan şifacı olamaz çünkü gerçek iyileştirici güç yaranın kendisinden gelir.• “Döner durur kavuşamam kendimin bahçesine…”
173 okur puanı
Mart 2019 tarihinde katıldı
Nasipsizlik bu demekti. Asıl dururken teferruatla alakalanmak; iman dururken akılla oyalanmak...
Edebiyatın En Tatlı Eşleşmeleri!
Peki ya sizin favori kitabınız hangi tatlı olurdu?
"Yüce Allah'ım! Gücümün zayıflığını, insanlara karşı takatimin azaldığını ancak sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen zayıfların Rabbisin, benim Rabbimsin. Sen beni kimin eline bırakıyorsun? Bana kötü muamele yapan huysuz yabancıya mı? Yoksa düşmana mı? Eğer bu, Sen'in bana karşı bir öfkenden ileri gelmiyorsa ben buna aldırış edecek değilim. Fakat senden gelecek bir himaye ve koruma her zaman çok daha hoştur. Senin gazabına uğramaktan karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini ıslah eden nuruna sığınıyorum, beni gazabına uğratma. Her şey Sen'in hoşnutluğun içindir (Sen benden razı oluncaya kadar affımı dilerim); güç ve kuvvet ancak Sen'dendir. Âmin!"
Mersiye-Ebû Tâlib ve Hatice için...
Ölüm hayatın zıddı değildi, bilakis hayatla başlıyordu ve hayatın ta kendisiydi. Ölüme ilerlemenin adı hayat olmuştu. Doğan herkes bu yolu yürüyor ve günü gelince de dünyayı terk edip gidiyordu. Uzun emeller ve ihtiraslar gidişi geciktirmiyor, bilakis hayatı geciktiriyordu. Kureyş'in azgınları putlarına sarılarak ölümü ötelediklerini sanıyorlardı. Kâbe'dekiler gibi herkesin içinde taşıdığı putlar vardı. İhtiras, mevki ve makam aşkı, yönetme arzusu, para ve zenginlik, zevk u safa, içki ve kadın... Kureyş ahirete inanıyordu ama toprağa bırakıp geldiklerinden ibret devşirmiyordu. Baksalar anlayacaklardı; giden gelmiyordu. Gülüm onlara ölümün bir vaiz olduğunu söylüyor, Firavunlardan, Nemrutlardan, Karunlardan ibret almak gerektiğini anlatıyordu ama nafile, kulaklar tıkalı, duymuyor; kalpler mühürlü, açılmıyordu.
"Eğer sen peygamber isen gökteki ayı, bir yarısı Ebû Kubeys Dağı, diğer yarısı Kuaykıan Dağı üzerinde olmak üzere ikiye yar da görelim!" Kısır aklın acizliği ve çaresizliğiydi bu. İmanı akılla tartmaya çalışıyordu çünkü. Kalbin, gözün, kulağın, parmağın yahut ruhun, mekânın, zamanın, rengin, şeklin birer mucize olduğunu düşünmüyor da gülümden mucize istiyor, şüphelerine ispat aryordu. Her zerresinde hayran olunacak şu âlemin karşılıksız sunduğu mucizeleri içinde nefes alıp verenler, olurlara bakmayıp olmazı istiyorlardı. Olup bitmişlerin olmazlık ihtimalini akıl etseler mucizeyi anlayabileceklerdi ama küfrün azgın akılları hep imkânsızın taliplisi kesildiler. Sanki mucizeler bir oyuncak, bir eğlence, bir şenlik...