Yüce Allah, müminlerin adını o günlerde ya "şükredenler" veya "sabredenler" diye koydu. Cebrail ayetleri böyle getiriyordu. Öylesine bir sabır ki, canlara, tenlere hayallere ve rüyalara kadar sirayet ediyor, dermanı kesilmiş bedenleri yeniden örseliyordu.
Ne olurdu, yalnızca birkaç dakika dertlerini zihninden atacak bir imkân çıksaydı. Her geceyi ve her günü aynı şekilde yaşaması kader olmaktan çıksaydı.
İsyandakiyle itaattekinin farkı nefisten razı olup olmamakta düğümleniyordu. Bu dava nefsinden razı azgınlar ile nefsiyle hesabı olan müminler arasında geçmeye başlamıştı çünkü.
Dostum İbrahim "Dünyanın en güzel gülü henüz açmadı!" dediğinde ben onun bir gülistanda açacağını sanmıştım. Meğer o dikenler, diken yaraları, gözyaşları ve kan damlaları arasında açacakmış. Bir gül bu kadar mı zahmetli büyürdü? Güle kan rengini vermek bu kadar mı fedakârlık isterdi? Bir gülün etrafında bu kadar mı diken çok olurdu? Gül çağında, güle rengini veren kanlar böyle mi kızıla boyanırdı? Gülün rengi için kinler bu kadar mı ayrışırdı? Kan akıtanlar bir yanda, kanlarını akıtanlar diğer yanda. Ebû Cehiller, Ümeyyeler, Velidler ve Hattaboğlu Ömerlere karşı Ebû Bekirler, Osmanlar, Yâsirler, Sümeyyeler ve Ammârlar... Ve bir gün, gülümün mübarek kanı, bir
mercan tanesi olup toprağa düşüverdi. Tam da Bilal'in kanı
damlayan yerde ve cihanın sarsıldığı zamanda...