Sevgili ben, hayatı iki uç noktada yaşamaktan yoruldun. Yapman gereken onca sorumlulukların varken sen aylarca odana çekilip sadece düşüncelere dalmak istiyorsun. Bunu bir tembellik olarak algılayabilirsin lakin asıl meselenin bu olmadığını ikimiz de çok iyi biliyoruz. Bu yıl hayat senin için oldukça zor başladı, farkındayım. Bir köprünün sınır çizgisini çekmiştin, oysa hayat önüne bir dağ koyup: Hadi bakalım şimdi tüneli aç da görelim, dedi. Hatırlıyor musun, büyüdüğünde kendini daha iyi tanıyacağını sanıyordun fakat şimdi bunun ne kadar da büyük bir yanılgı olduğunu idrak ediyorsun. Her geçen gün, saat, hatta dakikada bile seninle aramızdaki bağ gittikçe kopuyor. Bunun kötü bir şey olduğunu sanabilirsin ama yanılıyorsun. İnsan en çok da kendine yabancı olduğu vakit benliğini keşfediyor. Yabancılaşmak bir nevi başka bir insanın gözünden kendine bakmak gibi. Sahi, en son seninle ne zaman oturup düzgünce sohbet etmiştik, sanırım hatırlamıyorum. Demek o kadar olmuş. Ah ah... Gittikçe ruhsuz, cansız birine dönüşüyorsun. İnsanların yanındayken ruhun hep başka diyarlarda geziniyor, oysa eskiden herkesi ne kadar da pür dikkat dinlerdin. Yoksa olmak istemediğin birine mi dönüşüyorsun? Hayır, hayır insanlarla arana bir uçurum koymuşsun. Belki de anlaşıldığını düşünmediğin içindir. Hahaha sen bile kendini anlamıyorken başkasının nasıl anlamasını bekleyebilirsin ki? Dostum bazen olaylara fazla soyut ve sezgisel hislerimizle bakıyoruz. Bazen de aksine daha rasyonel düşüyoruz. Pehh kendini, hayatı fazla ciddiye alıyorsun. Hepsi de gecenin sana yansıttığı bir etki. Hahaha sanki yarasaymışım gibi konuştun ama haklıyız. Bu konuşma tam bir şizofreni konuşması gibi oldu, neyse yine saçmaladık işte. İnsan neden kendisiyle konuşur?
Benim benliğim olmasaydı, sen de oluşmazdın çünkü senin