Romanlarıyla bütün yoksul, terk edilmiş, unutulmuş çocuklara yardım etmek istiyordu; kendisi de tıpkı onlar gibi kötü öğretmenler, ihmal edilmiş okullar, ilgisiz ebeveynler, insanların çoğunun soğuk, sevgisiz, bencil tutumları yüzünden haksız acılar çekmişti. Birkaç renkli çiçekle onların ve kendi göğsünde iyiliğin çiğinden mahrum kaldığı için çoktan solmuş olan çocuk sevinçlerini kurtarmak istiyordu.
Dickens İngiliz geleneğinin, burjuva zevkinin boyunduruğu altında kaldı ve Liliputlar arasında modern bir Gulliver oldu. Bu dar dünyanın üzerinde bir kartal gibi süzülebilecek olan hayal gücü başarının prangalarınca kösteklendi.
Konforlu, dostane, sindirimi kolaylaştırıcı bir sanat istenci kendi dâhisini bulur, tıpkı bir zamanlar Elizabeth'in İngiltere'sinin Shakespeare'i bulduğu gibi. Dickens o zamanın İngiltere'sinin cisimleşmiş gereksinimidir. Doğru zamanda gelmiş olması onun ününü doğurdu, bu gereksinim tarafından boyunduruk altına alınmış olması ise trajedisi oldu. Dickens'ın sanatı İngiltere'nin konforundan ileri gelen alt-eleştirel bir ahlaktan beslenir: Eğer eserlerinin altında bu olağandışı şiirsel güç yatmasaydı, parlak, altın yaldızlı mizahı duyguların içsel renksizliğinin üzerine çıkmasaydı, o zaman yalnızca o dönemdeki İngiliz dünyasında bir değerleri olurdu, bizim için Manş Denizi'nin ötesindeki ustalar tarafından yazılan binlerce romandan farksız olurdu. Ancak Victoria kültürünün altında yatan bu yalandan, bağnazlıktan derin bir nefret duyulduğu zaman, bizi bu karnı tok şişmanlığın itici dünyasını sevmeye ve ilginç bulmaya zorlayan, hayatın en banal nesrini şiire dönüştüren bir insanın dehasını büyük bir hayranlıkla anlayabiliriz.