Şeker Portakalı, birkaç ay önce tanıştığım -haddinden fazla geç tanıştığım- kitaplığımdaki en özel eser. Elime aldığım andan itibaren bırakamamıştım. Öyle güzeldi ki bir gün içerisinde okuyup bitirmiştim. Kitabın son sayfasına geldiğim an büyük bir hüzün kaplamıştı içimi. Her kitabın bitimi hüzünlendiriyor beni fakat en çok üzeni bu kitap olmuştu.
Kitabın ana karakteri Zezè’nin, büyümüş de küçülmüş halleri, garip bir sevimliliği var, öyle ki insan sevmeden edemez onu. Çok zeki ama bir o kadar da haylaz, sürekli muzurluk peşinde. Hep meraklı. Soru sormayı çok seviyor ve hep öğrenmek istiyor, hep bir şeyler öğrenmek. İnsanı kendine bağlayan biri o. Öyle ki ben kitabın içerisinden zaman zaman onu çıkarıp yanıma oturtmak istedim. Onun hayalperestliği paha biçilemez güzellikte. Hassas kalbiyle beni duygudan duyguya sürekledi, bazen gülümsedim bazense ağladım okurken. Ama iyi ki tanıdım Zezè’yi. İyi ki. Bazen hâlâ
arada elime alıp rastgele bir sayfasını açıp okuyorum gülümseyerek.
José Mauro de Vasconcelos, bu yapıtının yanı sıra Zezè’nin gençliği ve yetişkinliğinin bulunduğu, Güneşi Uyandıralım, Delifişek devam yapıtlarında, olağanüstü betimlemeleriyle insanın hayal dünyasını zenginleştirip, okuru kitabın içine çeken, çok akıcı güzel bir anlatıma sahip. Kitaplarıyla ruhuma dokunduğu için benim için çok özel bir yazar.
Herkese öneriyorum.