İkinci dünya savaşından sonra kaleme almış bir İngiliz yazarın oldukça etkileyici distopik bir romanı. Birçok arketipi de içinde barındıran ıssız bir adaya düşsen ve yanına alacağın tek şey çocukluğun olsa, ne olurdu sorusunun cevabını insanoğlu özünde kötü müdür(?) ilkesiyle açıklamış gibi sanki. En nihayetinde hikayenin kaçınılmaz ilerleyişinin yanında öne çıkan karakterlerinin özüne inildiğinde, yazarın kendisinin de inandığı, dış dünyada olduğu gibi bireyin iç dünyasında da -çocukta olsa- her zaman bir aydınlık ve karanlığın çatışma halinde olduğu görülür.
Demokratik bir sistemden ilkel bir kabile yönetimine geçilmesi, acımasız şekilde yapılan avlanmalar, kendi yarattıkları hortlaklarından kurtulmak için dışarıdaki canavarlara inanılması, korkularını yenmek adına yapılan danslar, ritüeller, deniz kabuğu ve domuzcuk. Bazen kötülüğün aydınlığa, bazen aydınlığın kötülüğe galip geldiği anlar. Ve içimin en cız ettiği karakter olan Simon. Hepsi yakından tanıdığımız karakterler ve ortam aslında içinde bulunduğumuz sistem. Romanın dışına çok çıkamayacaksınız. Mutlaka okunması gerek bir kitap olarak düşünmüyorum fakat okursanız içinizde bir şeylerin değişeceğine inanın.