Tolstoy’un Hacı Murat’ını okurken kendimi bir tarih kitabının içinde değil, insanın en derin yaralarıyla yüzleştiğim bir hikâyenin ortasında buldum. Daha ilk sayfada anlatılan ezilmiş ama dimdik duran diken, kitabı kapattığımda da aklımdan çıkmadı. Çünkü o diken aslında Hacı Murat’tı, belki biraz da her insandı: hayata, acıya, ihanete rağmen ayakta kalmaya çalışan.
Hacı Murat’ın hikâyesi bende büyük bir ikilem uyandırdı. O bir kahraman mıydı, yoksa hain mi? Tolstoy buna net bir cevap vermiyor, belki de vermek istemiyor. Çünkü hayat o kadar keskin çizgilere sığmıyor. Ben okurken onun en çok “insan” oluşunu hissettim: ailesini özleyen bir baba, onurunu korumak isteyen bir adam, ama aynı zamanda yalnız ve çaresiz bir savaşçı.
Kafkasya betimlemeleri beni çok etkiledi. Dağlar, karlar, köyler… Hepsi öyle canlıydı ki, sanki satırların arasından dağ rüzgârını hissettim. Ama doğanın güzelliğiyle savaşın kanlı yüzü yan yana duruyordu; bu da bana hayatın hep böyle çelişkilerle dolu olduğunu düşündürdü.
Son sayfalarda içim burkuldu. Hacı Murat’ın ölümü, bana kahramanlık denen şeyin aslında bir zafer değil, ağır bir bedel olduğunu hatırlattı. Kitabı kapattığımda uzun süre sessiz kaldım. İçimde buruk bir saygı, derin bir hüzün ve Tolstoy’un sözcüklerine duyduğum hayranlık kaldı.
Hacı Murat benim için kısa ama unutulmaz bir okuma deneyimiydi. Beni düşündürdü, duygulandırdı ve en çok da insanın kader karşısındaki yalnızlığını hissettirdi.