"Sürdürdüğüm hayat anlamlı değildi, ondan hep uzaklaşmak istiyordum. Dolayısıyla sürdüğüm bu hayat bana ait değildi. Benim olmasına çabalamıştım, kavgam bu olmuştu, ve bunu istemiştim elbette, ama başaramamıştım, başka bir şeye duyduğum özlem bütün çabalarımın kuyusunu kazmıştı.
Sorun neydi?"
"Sırılsıklam aşık olmuştum ve her şey mümkündü, her an mutluluktan uçacak gibiydim ve bu mutluluk her şeyi kapsıyordu. O günlerde biri bana anlamsızlıktan bahsetseydi, suratlarına kahkaha patlatırım, zira ben özgürdüm ve dünya ayaklarımın önüne seriliydi, açıktı, anlam yüklüydü; dairemin hemen aşağısından Slussen'i kayarcasına geçen ışıltılı ve fütüristik trenlerden, Ridderholmen' deki kilisenin kulelerini on dokuzuncu yüzyıl mimarisi kırmızısına boyanan güneşe, tüm bu aylar boyunca şahit olduğum sinsi güzellikteki günbatımlarına kadar, yeni toplanmış fesleğenin yaydığı kokudan ve olgun domateslerin tadından, gecenin bir vakti biz bir bankta el ele tutuşmuşken ve bundan böyle sonsuza dek ikimizin olacağını biliyorken Hilton Otel' ine inen Arnavut kaldırımlarda tıkırdayan yüksek topuklara kadar."
"Biliyorum, hayat tatminlerden ibaret değil ama... Başka başka hayatlar var, bazen başka bir hayat şimdikinden biraz daha iyi görülebiliyor bu hayatı yaşamaya devam edersem ileride ne olacak diye düşünmek en katlanılmaz olanı. Hangi hayat olursa olsun sonunda ne olacağını tahmin etmek mümkün değil, biliyorum. Ama yine de yaşama renk katacak şeyler ne kadar fazlaysa o kadar iyiymiş gibi geliyor."
Eğer zaman gerçekten de doğrusal akıyorsa, bir an önce alsaydı ya! Beklenti ve endişe... Özgürlük hissi ve sabırsızlık... Dayanılması güç olan şey, akışını ağırdan almasıydı.