Sokaktan geçerken farkına varmadığımız, bazen kaçtığımız, fark etmek istemediğimiz hayatları gözümüze gözümüze sokan; hayata tutunamayanların tutunmak için olan çabalarını, bazen de hayatı boş vermişliklerini okuduğumuz dolu dolu bir kitaptı Başkalarının Tanrısı. Kitapta beni en çok etkileyen şey bebeğe Efsun’un o başkalarının tanrısı bizim değil serzenişi değil de Hülya’nın “Ne farkı var? Ölerek de terk edebilirsin bir evi. Sen öldüğünde senden başkası yoksa evin…” cümlesi olmuştu. Tutunacak, hatırlanmanı sağlayacak bir dal ihtiyacı. Karen Horney’nin nevrotik ihtiyaçlar listesinde eşe duyulan ihtiyaç diye geçer bu durum aynı zamanda. Kitap bana habire aslında düşene neden bir tekme de biz vururuz sorusunu hatırlattı okurken. Her şeye isyan eden bir Efsun, hatırlayamayan ancak hatırlamamasını pek de önemsemeyen bir Adnan, terk eden ya da kaçan bir Musa, travmalarına yenilerini ekleyerek yaşayan ama gene de Matruşka’ya hayatın iyiliklerini de aşılamak için umut dolu olan bir Hülya ve çöpe terk edilmiş bir Matruşka. Kitaptaki diyaloglar genel olarak güzel ilerlese de çoğunlukla Musa’nın dedikleri bir yerden sonra her şeye güzelleme yapma ihtiyacı ve tekrar eden düşünceler silsilesi (bkz. Devran, köpek ve alnı yarık polis üçlemesi) ara ara beni sıkıp, baydı. Gene de gayet güzel bir kitaptı. Sonunu sadece bağdaştıramadım. Her şey aslında bir rüyaymış, hayal ürünüymüş onlara empati yapılmış gibi bir sondu. Onun dışı verilmek istenen mesaj gayet açık ve netti. Hayattaki olumsuzluklardan kılıf olarak kaçınmamızı sağlayan manevi desteğin bir hayal ürünü olduğunu, o maneviyattan çok eylemlerin etkisini daha net anlamamız gerektiğini aşıladı bana şahsen kitap.
Mine Söğüt ile geç de olsa ilk tanışmamı yaptığım kitap oldu Beş Sevim Apartmanı.
Genel çerçevede okuyucuyu masalsı ve gerçekçi iki farklı dünyaya götüren bir çizgide ele alınan konu ilk sayfalardan içine çekiyor insanı. Psikolojik olarak çocuk yaşlarda nevrozlar görmeye başlayan Beş Sevim Apartmanı sakinlerinin ilk başta masalsı hikayelerini ele alıyor sonrasında ise Doktor Samimi’nin süzgecinden geçen karakterlerin gerçek hikayelerini okuyoruz kitapta. Masalsı hikayelerini insanların cinleri, şeytanlarına atfeden yazarımız aslında her insanın içinde bir kötülük tohumu olduğunu da vurgulamakta. Aldanma ve aldatma dolu bir kitap oldu benim için, her bir hikayesindeki masalsı olayları gerçek hikayelerindeki olaylarla bağlantılı bir şekilde götürmesi ayrı bir edebi haz bıraktı bünyemde. En basitinden 10 tane erkek kardeşi olup da hepsinin aylar geçmeden öldüğünü ve ailesinin onla asla ilgilenmediğini okuduğumuz bir karakterin gerçek hikayesinde aslında kardeşi olarak gördüğü o 10 çocuğun düşük yaptığı çocuklar olması, bu çocukları masalsı bir biçimde kendi ile özdeşleştirip onların kendisine ait olmadığını savunması; insan beyninin ne biçimde bir koruma mekanizması olduğunu bizlere sunmakta. En çok da cüce hikayesi aklımda kalmıştır kitapta. Sevilmeyen, suça itilen çocukların iç dünyasını; hayalperest masalsı dünyasının ne kadar ileri gidebileceğini okuyoruz kitapta.
Son olarak kitabı adeta özetleyecek bir alıntı ile incelememi sonlandırmaktayım, kitabı okumayı düşünenlere iyi okumalar dilerim.
“Belki mucizelere inanmak hasta ruhların en iyi ilacıdır; ama mucizelere kanmak kimi zaman ölümcül bir hastalıktır.”