Yorucu bir eğitim-öğretim yılının sonunda okullar yaz tatiline girmişti. Denizli’de Atatürk Lisesi’nde öğretmenler olarak çok güzel bir arkadaşlığımız olmuştu. Öğrenciler ise oldukça zekiydi. Öğretmenler odasında herkes birbirine tatilde ne yapacağını soruyordu. Kimisi ailesinin yanına gidecek, kimisi de farklı ülkeleri gezmeyi planlıyordu. Öğretmen arkadaşlarım bana tatil planımı sorduğunda, hiçbir fikrim yoktu. Ailemin yanına gitmek ya da başka bir yerde gezmek istemiyordum.
Okulların kapanmasına tam on gün vardı ve benim de bir planım olması gerekiyordu. Her yaz evde vakit geçiriyordum. Bu kez bir şeyler yapmak istiyordum ama ne yapacağımı bilmiyordum.
Okulların kapanmasına bir gün kala, 20 Mayıs günü öğlen saat 12’de öğrencilerimle vedalaşma dersim vardı. O sabah erkenden kalkıp güzel bir kahvaltı yapmak istedim. Masayı hazırladım ve ekmek almak için bakkal Veli amcaya gittim. Sabah dokuzda sıcak ekmek gelirdi. Bakkal Veli amca beni tanır ve alışveriş sırasında hep tarihle ilgili sohbet ederdi. Tarihe olan merakı, mesleğim gereği anlattıklarımı büyük bir keyifle dinlemesini sağlardı.
O sabah beni yine güler yüzle karşıladı. Ekmeğimi alırken bana, “Hocam, sana bizim köydeki Ecinli Mağarası’nı anlatmış mıydım?” diye sordu. Hayır, Veli amca, bahsetmemiştin.” dedim. İsmi garip ve gizemli gelmişti. Merakıma yenik düşerek sohbet etmeye başladım. Veli amcanın anlattığına göre, Ecinli Mağarası çok tehlikeli ve korkunç bir yermiş. Girenlerin bir daha geri dönmediğini, hatta iki çobanın bu mağaraya girip kaybolduğunu söyledi. Hikâyeyi dinlerken heyecanlandım ve o an yaz tatilimde nereye gideceğime karar verdim. Veli amcaya mağarayı ziyaret edeceğimi söyledim. Bunu duyunca, “Hocam, yapma, orası çok tehlikeli!” dedi. Ancak Veli amca ne kadar vazgeçirmeye çalıştıysa, benim