“İnsan insanın kurdudur.” der eskiler. Bundandır ki insanın iç aynası diyebileceğimiz masallarda kurtlar pek sık karşımıza çıkar. O olmadığında da, ya tilki ya çakal masala bir kurnazlık, açgözlülük katar. Toplanıp bir sepete konulsalar da aslında farklı kimlikleri, renkleri vardır hepsinin. Tilkinin hınzır bir zekâsı vardır örneğin. Suya götürüp susuz getirir, zaaflarımızı kullanmayı iyi bilir, hilenin efendisidir. Alacağını aldıktan sonra da bazen ciddi bir toplumsal eleştiriyle birlikte lafını dürüstçe söyleyiverir. Kötülüğü bile ince zekâ ve tutarlılık taşır tilkinin. Kendini savunmaya görsün; artık çaldığı tavuğu değil, kendinin kim olduğunu düşünürsün. Ama kurt öyle mi? Kabadır kurt. Kötülüğü de yalnızca kötülüktür. İhtiyaçları basittir çünkü. Lafı, yumruğu çakmak gibidir. Tilkiye özenip insanın içinde sinsi sinsi dolanmaz. Gördüğü anda ne istediğine karar verir. Hemen alır, hemen de gider. Onunla tartışmaya kalkma sakın. Keser atar hemen: Güç bende, aldığımı aldım senden, o da bende, e bundan sonra senin ettiğin laftan bana ne? Kısacası, tilki ince sızı, kurt satır bıçağı. Kurdun nefesi etimizi sızlatır. Derdi etimizdedir ne olsa. Oysa tilkinin de derdi midesi olduğu halde, o daha çok ciğerimize saplanır. Hileye karşı dayanıksız kişiliğimizin, toplumsal örgütlenmedeki ahlâki çarpıklığın, tilkinin gayet iyi tarif ettiği dolambaçlı yollar kullanılarak kündeye getirileceğini bilmenin sızısıdır bu. Zaaflarımızla yüzleşmenin... Tilki utandığımız toplumsal yapının simgesidir; kurt ise oburluğumuzun, kaba kuvvetimizin.