Adını bile doğru düzgün söylettirmeyen, Dosto'nun nispeten az bilindik romanı Stepançikovo Köyü, bende pek hoşa gidecek bir okuma deneyimi yaratamadı maalesef. Okuması da uzun sürdü, üzerine birkaç kelam etmesi de yine zaman aldı bitiminden sonra ama yine de birkaç şeyden bahsedelim, en azından kendimize notlar kalsın dimi ama ;)
Kitabın adında her ne kadar köy geçiyor olsa da, öyle aman aman köy hayatına dair şeyler veya ne bileyim, pastoral bir kurgunun içine düşeceğinizi hayal etmeyin. Yani olay bir köyde geçmiyor olsa, pekala bir "salon komedisi" ismi de alabilirdi. Hatta ve hatta, birkaç detayı çıkarsak, olay sadece Dayı'nın evinde geçer, Foma'nın sinir bozucu hallerinden de kendimizi duvarlara duvarlara vururduk. Neyse ki Dostocuğum okura kıyak geçmiş de, bunaltılarımızı kapı dışarıda yaşamamız için kurguya fazladan birkaç mekan daha eklemiş. Yoksa Foma'yı pencereden fırlatmamak namümkün ;)
Peki kim bu Foma denen dallama? Dayı'mızın yeğeni, aynı zamanda hikayemizin de anlatıcısı ve de bu nümayişten nasibini alan arkadaş, kurgunun başında bu Foma'nın nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Öyle bir kıymetleniş ki, yani hastaneye İşkur üzerinden geçici süreliğine alınıp, bir süre sonra hastanenin baş hekimi olmayı başaran (!?) (yok öyle bir şey, sakin olun) arkadaşlar dahi kıskanırlar kendisini. O derece... Dayı'nın babasının -amiyane tabirle- "soytarısı", öyle bir kıymete biniyor ki, bir süre sonra ailenin akil adamı haline gelip çıkıyor. Kadınların ona bayılmasının da bunda payı büyük. Zira büyük hanım, bu arkadaşı kendinden bile çok seviyor gibi duruyor. Onsuz hiçbir şey yapılmıyor, her türlü nazı niyazı çekiliyor, koca koca adamlar önünde el pençe divan duracak hale geliyor, ne derse yapılıyor, hatta yapılması mümkün olmayan şeyler dahi, o isteyince, biraz direnişe