Bazı kitaplar vardır; edebi kusurlarını görsen bile atmosferinden çıkamazsın. İşte Alacakaranlık tam olarak öyle bir kitap benim için.
Yağmurlu bir kasaba, sürekli gri gökyüzü, içine kapanık bir kız ve “tehlikeli” olduğu kadar büyüleyici bir çocuk… Stephenie Meyer gençlik romantizmini vampir mitolojisiyle öyle bir harmanlıyor ki kitap bir noktadan sonra olaydan çok “his” okutmaya başlıyor.
Bugün okurken bazı sahneler toksik gelebiliyor evet, ama kitabın yayımlandığı dönemin romantik algısını da inanılmaz yansıtıyor.
Forks atmosferi kitabın gizli başrolü olabilir. Yağmurun hiç dinmediği o kasvetli hava, Cullen ailesinin soğuk ama zarif dünyasıyla birleşince ortaya tam sonbaharlık bir okuma deneyimi çıkıyor. Özellikle gece okuyunca kitabın atmosferi daha da içine çekiyor. Bayılıyorum bu atmosferin hissettirdiklerine.
Edebi açıdan bakınca dil çok sade, hatta yer yer tekrar ediyor. Ama dürüst olmak gerekirse kitabın gücü “akıcılığında.” Bir anda 100 sayfa geçmiş oluyor. Ayrıca gençlik edebiyatında romantik-fantastik furyasını başlatan serilerden biri olması da çok büyük bir etki.
Fark ettim ki kaç yaşına gelirsem geleyim ben Alacakaranlık seviyorum.