"İnsan, insanın ufkudur." Pr. Dr. Saadettin Ökten
1000Kitap
Cân hasta düşüp şiddet-i sevdâ-ı ser'inden, Kan doldu ciğer hûn-i dil-i pûr-kederimden. Ey Meh yetiş... muzdaribim yârelerinden, Bitmekte hayât âteş-i âh-ı seherimden, Aşkım yetişir, ey verem el çek ciğerimden... youtu.be/2BdFN1VlYuQ?si=...
Şiir
Reklam
Bu topraklarda tarihsel ve kültürel bagajı katı bir gerçekçilik, mücadele ve çile üzerine kurulmuş bir damardan "pazarlanabilir bir peri masalı romantizmi" çıkarmaya çalışmak, eşyanın tabiatına aykırı. Yalın gerçek şu; ortada bir romantizm yok, sermayeyi meşrulaştırmak için tasarlanmış bir "kültürel illüzyon" var. Bir milyarder küresel pazarda (özellikle ABD ve Batı dünyasında) var olmaya çalışırken, oradaki elitlere çiğ bir "Ben acımasız bir kapitalistim, hırslıyım, rakiplerimi ezerim" imajı veremez. Hele ki günümüzün "duyarlı kapitalizm" (woke capitalism) çağında bu intihar demektir. Hamdi Ulukaya gibi figürler, arkalarındaki o gerçekçi ve sert kimliği alıp, Batı’nın bayıldığı o "mistik, doğu felsefesine sahip, dağlardaki bilge çoban" ambalajına sarıyorlar. "Ben çok romantiğim, doğaya aşığım, mültecileri çok seviyorum" söylemi, arkada dönen o 500 milyon dolarlık eski eş davalarını, rüşvet ve reçete hırsızlığı iddialarını, kurumsal yönetim kurulu kavgalarını görünmez kılan muazzam bir sis bombasıdır. Zenginliği romantize ediyorlar çünkü zenginliğin o soğuk, sömürgen ve hesapçı yüzünü başka türlü saklayamazlar. Bir insan haksız veya şaibeli bir şekilde devasa bir güce ulaştığında, vicdanını ve kamuoyu algısını rahatlatmak için "Bakın ben bu parayı kendim için istemiyorum, ben aslında çok içli, çok derin, köklerine bağlı biriyim" tiyatrosunu oynamak zorundadır. Türkiye'deki o dar Kemalist elitlerin dünyasına (Fenerbahçe üzerinden) milyarlar dökerek sızmaya çalışırken de aynı "romantik abi" maskesini kullanıyor. Çünkü o maskeyi çıkardığı an, geriye sadece kurumsal fonların elinde oyuncak olmuş, gücünü kaybetmiş bir figür kalacak. Katı bir realizmin içinden gelenlerin bu sahte romantizm tiyatrosu, aslında köklerine duydukları sadakatten değil; o kökleri küresel elitlerin
1000Kitap
Doğduğu topraklara bu kadar özlem duyduğunu iddia eden, her fırsatta "Erzincan’da çobandım, peynir mayalardım" anlatısını parlatan bir insan neden hayatının en mahrem tercihini o topraklardan değil de Manhattan’ın elit ekosisteminden yapar? Sosyolojide çok temel bir kural vardır: Sermaye büyüdükçe, bireyin ulusal veya etnik aidiyeti zayıflar ve yerini "sınıf aidiyetine" bırakır. Ulukaya artık Erzincanlı bir köylü ya da Türkiye’deki bir azınlık mensubu değil; o, milyarderler kulübünün bir üyesi. Günlük hayatı New York’taki hayırseverlik galalarında, Dünya Ekonomik Forumu koridorlarında, küresel fon yöneticileriyle akşam yemeklerinde geçiyor. Dolayısıyla bir hayat arkadaşı seçerken aradığı şey, çocukluğunun kültürel kodları değil; şu an içinde nefes aldığı o milyarderler dünyasındaki sosyo-kültürel uyum, vizyon ortaklığı ve "network" (bağlantı) kalitesidir. O çok sevilen "Munzur dağlarında çobandım, Amerika'ya geldim ve yoğurt kralı oldum" hikayesi, Chobani markasını Chobani yapan en büyük pazarlama dehasıdır. Amerikalı tüketici o yoğurdu sadece lezzetli olduğu için değil, arkasındaki o "organik, saf, topraktan gelen dürüst göçmen adam" imajı için satın alıyor. Bu nostalji ve memleket sevdası, iş dünyasında devasa bir finansal ve sosyal sermayeye dönüşüyor. Ancak bu anlatı, şirket yönetim kurulu odasının ve özel hayatın kapısında biter. Yani o yerellik, kitleleri etkilemek ve vicdani bir meşruiyet alanı yaratmak için kullanılan harika bir PR enstrümanıdır. Özel hayatta ise modern, seküler ve küresel Batı standardı tercih edilir. "Gidip kendi doğduğu topraklarda yaşayan fakir bir kadınla evlensin" önerisi, samimi ve organik bir kök bağının rasyonel sonucudur. Ancak elitlerin psikolojisi böyle çalışmaz. Onlar doğdukları topraklara eşit birer paydaş, oradaki insanlara
1000Kitap
Milyarlarca dolarlık servetin ve o şaşaalı unvanların, bir gram edep ve vizyon satın alamadığının en net kanıtıdır bu olay. Hastane açılışı gibi ciddi bir ortamda, buram buram cinsiyetçilik ve ayrımcılık kokan o pespaye sözleri "fıkra" diye fütursuzca kusmak, tam anlamıyla kibir ve yaşlı bunaklıktır. Tepkiler çığ gibi büyüyünce PR şirketlerine yazdırılan o ruhsuz "yanlış anlaşıldım" özrü de bu çirkinliği aklamaya yetmez. Paranın verdiği küstah özgüvenle insanların onuruna saldırmak ve o salonda buna kıkırdayarak sessiz kalmak tek kelimeyle kepazelik.
Alıntı
Konumuz Genç Yazarlar Bölüm 2
Bugünün konusu Türkiye'de yayıncılık sektörü. Türkiye'deki yayıncılık sektörü ne kadar gelişse de hâlâ birçok eksiği var. Bunları madde madde özetlemeye çalışacağım. 1) Kitabın tanıtımının az yapılması veya yapılmaması Bu konudan şikayetçi olan yazarları gördüm. Bunlardan biri de Işıl Limae Kitapların basılıp, sonrasında hiçbir destek görmemesi yayınevlerinin yaptığı bir hata. Yazar ne kadar kitabı tanıtmaya çalışsa da bunun için belli bir bütçe lazım. Bu bütçeyi de yayınevinin sağlaması gerekiyor ama bazı yayınevleri kitabı basıp kitaptan alacağı parayı aldıktan sonra bir anda ortadan yok oluyor. Bu yüzden kitabın tanıtımını sadece yazar üstlenmek zorunda kalıyor. 2) Kitapların baskı kalitesi Şu an Türkiye'deki kitapların baskısı yurtdışında olanlardan çok daha farklı. Bunun sebebi kitapların baskısı iyileştikçe kitabın satış fiyatı artması olsa da bazı kitapların sayfaları çevirdiğin an yırtılacak gibi. En azından baskı kalitesini biraz daha iyi yapsalarda kitaba bir şey olacak diye bir korkuya düşmesek. 3) Popüler olmayan yazarların geri plana atılması Popüler olmayan kaliteli bir eserin yayınevinde geri plana atılıp, popüler olan bir yazarın kitabını bastırıp parasını almak yeni yazarların önünü tıkıyor. Örneğin bazı yayınevlerinde popüler olan bir yazarın yeni bir kitabı hemen basılırken çevirisi yapılacak bir kitabın hep geri plana atılması biz okurlara da saygısızlık. Tamam o kitap popüler olduğu için parasını düşünüyor olabilirsiniz ama en azından çevirisi yapılacak kitabı duyurduğunuz zamana yetiştirmeye çalışın. Sadece popüler olana pr yapıp diğerlerini geri plana atmayın. 4) Kitap fiyatları Tamam kağıdın fiyatı artmış olabilir ama bazı yayınevleri bir kitabı 400 bandında satarken bazı yayınevlerinin 700 bandında satması garip duruyor. Bu baskı farklılığı
Reklam
Reklam