Annem söylediği şeyleri bilmiyor, benim için tasalanıyor sade. Ona bir seferinde, üç düşman siperi gördüğümüzü; içindekileri, ne haldelerse öyle, inme inmiş gibi taş kesilmiş bulduğumuzu mu anlatayım? Göğüs siperlerinde, barınaklarda, bulundukları yerde, yüzleri mosmor ölüp kalıvermiş olduklarını mı?
Onlar hala yazıp söylerken, biz hastaneleri, can çekişenleri görüyorduk; onlar devlete hizmeti en büyük fazilet diye vasıflandırırken, biz artık ölüm korkusunun daha baskın olduğunu anlamış bulunuyorduk. Ama yine de isyan etmedik. Askerden kaçmadık, korkak olmadık. Biz vatanımızı onlar kadar seviyor, her hücumda cesaretle ileri atılıyorduk. Ama şimdi ayırt ediyoruz. Birden bire görmeyi öğrendik, onların dünyalarından hiçbir şey kalmadığını gördük. Ansızın korkunç bir şekilde, yapa yalnız bulduk kendimizi ve bu işi bir başımıza halletmek zorunda kaldık.
Onlar on sekiz yaşındaki bizleri yetişkinler dünyasına; çalışma, vazife, kültür, ilerleme dünyasına; geleceğin dünyasına ileten yol göstericiler olmalıydılar. Biz zaman zaman onları alaya aldık, onlara ufak tefek oyunlar oynadık ama temelde inanıyorduk onlara. Daha geniş bir anlayış, daha insanca bir bilgi, düşüncelerimizde temsilcileri oldukları otorite kavramıyla birleşiyordu. Şu var ki, gördüğümüz ilk ölü bizdeki bu inancı paramparça etti. Yaşımızın, onların yaşından daha saygı değer bir yaş olduğunu anladık; onlar bizden sadece laf ebeliğinde, becerikli oluşta üstündüler. İlk yaylım ateş, bize onların yanlışını gösterdi; onların bize öğrettikleri dünya görüşü, bu bondırman karşısında yıkılıverdi.
Akılları erenler fakir, basit kimselerdi aslında. Bu gibiler savaşa bir felaket gözüyle bakarken, tuzu kuru olanlar sevinçten uçuyorlar. Harbin herkeslerden önce asıl kendilerine zarar getireceğini hiç düşünmüyorlardı.