Psikodrama 1
Psikodrama Nedir?

Moreno, eylemin insan yaşamındaki öneminden hareketle, insanların duygu ve düşüncelerini eylem halindeyken ifade edebilecekleri bir tedavi yöntemi geliştirmek istemiş ve böylece psikodrama ortaya çıkmıştır.

Moreno’ ya göre, insanlar kendileri ve çevreleri ile anlamlı, sevgiye dayanan, yaratıcı ilişkiler kuramazlarsa nevroz ortaya çıkar.

Görüldüğü gibi, psikodramanın temel yaklaşımı insanın spontanlık ve yaratıcılık kaynaklarını harekete geçirerek, onu, kendisi, toplum ve çevre için sorumluluğunu alacak duruma getirmektir. Genel anlamı ile psikodrama, insanın sosyal beceri kazanmasına yardımcı olur.

Psikodramada işlenen konu ve sorunlar bir zamanla sınırlı değildir; geçmiş, şimdi ve gelecekle ilgili olabilirler. Oyunun içinde ölüm yoktur, ölmüş bir insan, bir koltuk gibi her şey canlanıp bir ruh ve kişiliğe bürünebilir. Belli bir yerle de sınırlı değildir; tüm evren, mitoloji ve masallar, rüyalar psikodrama’nın ortamını oluşturabilirler. Klasik bir psikodrama oturumu ortalama bir buçuk saat sürer, en uygun grup üyesi sayısı 8-10 arasındadır.

Psikodramanın beş temel öğesi vardır: Sahne, protogonist, yönetici/terapist, yardımcı egolar ve grup.

Sahne: Psikodramanın geçtiği yerdir. Mekanın nasıl kullanılacağına karar veren kişi protagonisttir.

Protagonist: Psikodramada kendi yaşantısını getiren “baş oyuncu”dur

Yönetici/Terapist: Psikodramanın tüm aşamalarından ve çalışmasından sorumlu olan en üst düzeydeki profesyonel kişidir.

Yardımcı Egolar: Psikodrama oturumlarında, protagonistin yaşamındaki önemli kişiler, duygular ve olgular protagonistin gruptan seçtiği kişiler yardımı ile sahnede canlandırılır. Bu kişilere “yardımcı egolar” denir. Protagonistin hayatındaki önemli birinin (annesi, babası, çocuğu, eşi gibi) rolünü oynayan yardımcı egolar, “antagonist” adını alırlar. Protagonistin kendisinin rolünü alan yardımcı egolar ise “eş” olarak adlandırılır.

Grup: Grup izleyicilerle birlikte gruba katılanların tümüdür. Psikodramada verilen geri bildirimler ve paylaşımlarla her bir grup üyesinin değişimi, gelişimi ve tedavisinde grup oldukça etkin bir role sahiptir. Grupta, ortak amaçlar, uyum, ait olma duygusu vb. özellikler ile sürekli olan ve gelişen grup kohezyonu söz konusudur .


Bir psikodrama oturumunun üç temel aşaması vardır: Isınma, oyun aşaması ve grup görüşmesi.

Psikodramada kullanılan pek çok teknik olmasına rağmen burada en temel olan üç tanesinden sözedilecektir.

Eşleme: Protagonistin söyleyemediği, söylemek istemediği ya da o anda bilincinde olmadığı, bastırdığı duygularını açığa çıkarmayı amaçlayan bu teknikte, yönetici ya da grup üyeleri onun ağzından bu duyguları dile getirirler.

Rol Değiştirme: Protagonistin, antagonistin rolüne geçerek “o” olması anlamına gelmektedir. Diğer temel teknikleri gibi, doğrudan iyileştirici ve tedavi edici bir etkiye sahiptir.

Ayna: Ayna tekniği, protagonistin, hayatının bir bölümünü ya da bazı bölümlerini sahnede canlandırarak, bunu dışarıdan gözleyebildiği ve kendi davranışlarını değerlendirme ve gerektiğinde değiştirme fırsatını bulabildiği önemli bir tekniktir. Protagonist farklı zamanlarda geçen farklı sahnelerdeki kendisine ve yaşadıklarına bakıyorsa, buna “çoklu ayna tekniği” denmektedir. Bu teknikte ayna rolünde olan “eş”tir. Bu teknik özellikle geleceğin prova edildiği oyunlarda önemlidir.

İstanbul Psikodrama Derneği Başkanı
Prof. Dr. Gül Şendil
2014 Nisan

*Bu yazı, "Psikodrama Nedir?" adlı makalenin kısaltılmış halidir.

Kim Olduğu Bilinmeyen Bir Adamın Anı Defterinden
Bir sabah, tam işime gitmek üzereyken, hem ahçım hem çamaşırcım olan, hem de evimi yöneten Agrafena içeri girdi; benimle konuşmaya başlayınca, biraz şaşırdım doğrusu.
Şimdiye dek sesi sedası çıkmayan, öylesine bir kocakarıydı. Altı yıl boyunca her gün, hangi yemeği yapacağıyla ilgili bir iki sözden başka, hemen hemen tek sözcük bile konuşmamıştık. Daha doğrusu ben ondan hemen hiçbir şey işitmemiştim.
Birdenbire dili çözüldü:
- İşte efendim, size bir şey söylemeye geldim; siz o odacığı kiraya verseniz.
- Hangi odacığı?
- Hani şu, mutfağın yanındakini.. hangisi olacak!
- Niçin?
- Niçin mi? Kiracılar otursun diye.. niçin olacak!
- Kim kiralar o odayı?
- Kim mi kiralar! Kiracı kiralar.. kim olacak!
- Ama anacığım, oraya karyola bile sığmaz; öyle dar ki! Orada kim oturabilir?
- Ne diye otursun! Yalnızca yatacak yer olsun yeter; pencerenin içinde de oturur.
- Hangi pencere?
- Hangisi olacak, sanki bilmiyorsunuz! İşte, sofadaki. Orada oturur, dikiş diker ya da başka bir iş yapar. Belki de sandalyede oturur. Bir sandalyesi var; masası da var; her şeyi de var.
- Kimmiş o?
- Görmüş geçirmiş, iyi bir adam. Yemeğini ben pişireceğim. Kendisinden oda ve yemek parası olarak ayda yalnızca üç gümüş ruble alacağım.
Uzun uzun kafa yorduktan sonra yaşlı bir adamın, mutfağa kiracı girmek ve orada çöplenmek için Agrafena'yı her nasılsa kandırmış olduğunu anladım. Agrafena'nın aklına koyduğu bir şey kesinlikle yapılmalıydı, yoksa bir türlü beni rahat bırakmazdı. Hoşuna gitmeyen durumlarda hemen düşünmeye, derin bir üzünce dalmaya başlar; bu durum da iki üç hafta sürerdi. Bir süre yemek bozulur, çamaşırlar eksilir, döşemeler temizlenmezdi. Kısacası hoşa gitmeyen pek çok şey olurdu. Bu sessiz kadının kendi başına karar veremediğine, kendi düşünceleri üzerinde duramadığına, kişisel bir düşüncesi olmadığına çoktan beri dikkat ediyordum. Ama o kuş beyninde, düşünceye ya da girişime benzer herhangi bir şey bir kez belirmeye başladı mı, bunun uygulanmasına engel olmak, onu bir bakıma öldürmek demekti. Kendi rahatıma pek düşkün olduğum için, sözü uzatmadan hemen razı oldum.
- Hiç olmazsa bir belgesi, bir kimliği ya da buna benzer başka bir şeyi var mı?
- Olmaz olur mu hiç, elbette var. İyi, güngörmüş bir adam; üç ruble ödemeye söz bile verdi.
Ertesi gün, benim alçakgönüllü bekar dairemde yeni bir kiracı belirdi; buna hiç canım sıkılmadı, içimden hoşnut bile oldum. Ben sanki tam bir yalnızyaşar (münzevi) gibi, tek başıma otururum. Hemen hiç tanıdığım yoktur; dışarıya da pek az çıkarım. On yıl bir yabanıl horoz gibi oturduktan sonra elbette yalnızlığa alışılır. Böyle bir yalnızlık içinde, Agrafena ile birlikte, hep aynı bekar odasında, on on beş yıl, belki de daha çok yaşamak, doğrusu pek tatsız bir yaşam! Bunun içindir ki, bu durumda böyle çok sessiz bir adamın belirmesi, bana Tanrı'nın bir iyiliği oldu.
Agrafena yalan söylememişti: Kiracı gerçekten güngörmüş bir adamdı. Kimlik cüzdanından eski bir asker olduğu anlaşılıyordu, ama ben kimliğini yoklamadan bile, onun yüzüne ilk bakışımda bunu anladım. Bu kolayca anlaşılır. Astafiy İvanoviç, yani kiracım, benzerleri arasında en iyilerindendi. Birlikte güzel güzel yaşamaya başladık. Bu durumun en hoş yanı, Astafiy İvanoviç'in arada sırada özel yaşamından öyküler anlatmasıydı. Günlük yaşamımın bu sıkıcı akışında, böyle bir can yoldaşı benim için tam bir hazineydi. Bir kez bana şöyle bir öykü anlattı. Bu, benim üzerimde büyük bir etki bıraktı. Bu öyküyü, şöyle bir olay dolayısıyla anlatmıştı:
Bir gün evde tek başıma kalmıştım. Astafiy ile Agrafena işleri için dışarı çıkmışlardı. Birdenbire, sofaya birisinin girdiğini duydum; tahminime göre bu bir yabancıydı; kapıyı açtım. Gerçekten sofada, soğuk havaya ve güz mevsimine karşın, sırtında yalnızca bir ceketi olan, kısa boylu bir adam duruyordu.
- Ne istiyorsun?
- Memur Aleksandrof'u; burada mı oturur?
- Yok kardeşim, burada öyle biri yok; güle güle.
Ziyaretçi biraz sakınarak kapıya doğru çekildi:
- Nasıl olur, kapıcı burada olduğunu söyledi, dedi.
- Git kardeşim, haydi git, çek arabanı.
Ertesi gün öğleden sonra, Astafiy İvanoviç onardığı ceketimi üzerimde prova ederken, sofaya yine biri girdi. Hemen kapıyı araladım.
Dünkü adam, gözlerimin önünde, redingotumu soğukkanlılıkla askıdan çıkarıp koltuğunun altına aldı, hemen evden çıkıp koşmaya başladı. Bütün bunlar olup biterken, Agrafena şaşkınlıktan ağzı açık, öylece bakakaldı, redingotumu kurtarmak için hiçbir şey yapamadı. Astafiy İvanoviç, hırsızın peşinden koştu, on dakika sonra soluk soluğa eli boş döndü. Adam kaçıp kurtulmuştu.
- Eh tutamadık, Astafiy İvanoviç. İyi ki kaput bize kaldı, bu da iyi. Yoksa hırsız bizi tümüyle şapa oturtacaktı!
Astafiy İvanoviç öyle afallamıştı ki, ben ona bakarken hırsızlığı bile unuttum. Bir türlü kendine gelemiyordu. Her dakika elinden işini bırakıyor, olayı yeniden anlatmaya başlıyordu. Her şeyin nasıl olup bittiğini, kendisinin nasıl durduğunu, gözlerinin önünde, iki adım ötede redingotun nasıl çalındığını, işin ne sonuca vardığını, nasıl olup da herifi tutamadığını anlatıyordu. Sonra yine işine başlıyor; yine bırakıyordu. Sonunda kapıcıya gidip konuyu anlattığını, evinde böyle şeylerin oluşuna nasıl göz yumduğunu söyleyerek ona çıkıştığını gördüm. Sonra yine yukarı dönerek Agrafena ile çekişmeye başladı. Yeniden işinin başına oturdu. Her şeyin nasıl olup bittiğini bir kez daha anlattı. "O şurada duruyordu, ben de orada. Herif gözlerimizin önünde, bizden iki adım ötede, redingotu çengelden alıverdi!" diye kendi kendisine mırıldanmaya başladı. Kısacası, Astafiy İvanoviç, elinden iş gelen, ama aynı zamanda pek homurdanan, söylenen bir adamdı.
Akşam kendisine bir çay bardağı uzattım. Canım sıkılıyordu, redingot olayını yeniden alevlendirmek için:
- Bizi de, dedim, enayi yerine koydular, Astafiy İvaniç.
Öykü öyle çok yineleniyor, Astafiy İvaniç de öyle yana yakıla anlatıyordu ki, olay bana gülünç gelmeye başladı.
- Doğru efendim, bizi enayi yerine koydular! Redingot kendimin olmadığı halde çok üzüldüm, kan tepeme çıktı. Bana göre dünyada hırsızdan daha iğrenç yaratık bulunmaz. Başkası neyse ne, ama bu senin emeğini, ona döktüğün teri, zamanı çalıyor. Ne iğrenç şey, tüü! Söz söyleyemiyorum, kanım tepeme çıkıyor. Siz efendim, eşyanıza niçin acımıyorsunuz?
- Evet, hakkınız var Astafiy İvanoviç; insanın eşyası çalınmaktansa yansın daha iyi. İnsanın gücüne gidiyor.
- Elbette gider. Ama gene de her hırsız bir olmaz. Bir zamanlar benim başımdan da böyle bir olay geçmişti; bir namuslu hırsıza raslamıştım.
- Namuslu mu? Hırsızın da namuslusu olur mu, Astafiy İvanoviç?
- Olur ya... Hakkınız var! Hırsız da namuslu olur mu hiç, evet böyle bir şey olamaz. Yalnızca şunu demek istiyorum ki, adam namuslu olmasına karşın çaldı; yalnızca acınacak bir adamdı o.
- Nasıl oldu bu, Astafiy İvanoviç?
- Oldu işte... İki yıl önce böyle bir şey oldu. O zaman, hemen hemen bir yıl işsiz kaldım; bir işe girmek üzereyken düşkün bir adamla tanıştım. Sıradan bir meyhanede karşılaştık. Sarhoş, sefil, asalak herifin biri, daha önce bir yerde çalışmış ama sarhoşluğu yüzünden işinden çıkarmışlar. Dedik ya işte, hayırsızın biri! Üst baş hak getire! Kimi zaman kaputunun altında bir gömleği olup olmadığını bile düşünürsün; eline ne geçerse içkiye verir. Kavgacı da değil; sessiz sedasız, şöyle sevimli, iyi bir adam.. bir şey istemez, ezilir büzülür; o zaman anlarsın ki zavallı içmek istiyor; ona içki sunarsın. Onunla işte böylece anlaştık, yani o bana bağlandı... Benim için hepsi bir. Nasıl da bir adam ya! Köpek gibi bağlanır, nereye gidersem gideyim, peşimden koşardı; oysa yalnızca bir kez görüşmüştük. Kurnazdı; buna diyecek yok! İlk önce geceyi yanımda geçirmek için yalvardı, eh bıraktım, kimliği düzenli; kötü bir adam da değil... Ertesi gün yine geceyi geçirmek için yalvardı, üçüncü gün yine geldi, bütün gün pencere içinde oturdu; yine geceyi geçirmek için kaldı. Eh, artık bunu başıma sardım diye düşündüm; hem içki ver, hem yemek ver, hem de geceleri burada kalsın; işte yoksul adamın sırtına bir yük daha. Daha önce de bana olduğu gibi bir memura yamanmış, ona bağlanmıştı; hep birlikte içiyorlardı; ama o, işi büsbütün ayyaşlığa vurarak gümledi gitti! Bunun adı Emelyan idi, yani Emelyan İliç. Bu adamı ne yapayım diye düşündüm, düşündüm. Onu kovmak hem ayıp, hem de günah! Tanrım, nasıl da zavallı, yıkılmış bir adamdı; öyle sessiz ki, ağzı var dili yok; hiçbir şey sormadan oturur, yalnızca bir köpek gibi gözümün içine bakar. Sarhoşluk bir adamı ancak böyle bozabilir. Kendi kendime, bir fırsat bulup da şunları ona nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum: "Çek arabanı buradan Emelyanuşka. Senin burada yapacağın bir iş yok. Yanlış bir yere düştün, neredeyse kendim bile yiyecek bir şey bulamayacağım, seni benim paramla nasıl geçindiririm?" Ona bunları söylersem ne yapar diye oturup düşündüm. Sözlerimi işitince bana nasıl bakacağını, hiç söz söylemeden uzun zaman oturacağını, sonra da birden pencereden kalkıp kırmızı kareli yırtık bohçasını alacağını (artık içinde ne olduğunu Tanrı bilir), çıplaklığını örtsün, deliklerini elalem görmesin, hem de sıcak tutsun diye kaputunu nasıl düzelteceğini (adamcağız çok incelikli ve duyguluydu) şöyle bir göz önüne getirdim! Sonra kapıyı açıp gözyaşı içinde merdiveni nasıl çıkacağını düşündüm. Yıkılacak; yazık değil mi ya bu adama?.. Acıdım doğrusu, acıdım ama benim durumumu biliyorsunuz. Dur Emelyanuşka, bende uzun zaman şölene konamayacaksın; bir süre sonra taşınacağım, bir daha beni bulamayacaksın. İşte efendim, böylece taşındık.
Taşınırken Aleksandr Filipoviç, (benim o zamanki efendim, Tanrı rahmet eylesin, öldü) "Senden çok hoşnut kaldık Astafiy, köyden geldiğimizde seni unutmayacağız, yine alacağız," diye söz verdi. Ben onun yanında odacıydım. İyi adamdı doğrusu, ama daha o yıl öldü. Onu gömdükten sonra eşyalarımı aldım, birazcık param vardı, artık dinlenmeye çekilmeyi düşündüm. Yaşlı bir kadının yanına taşındım, bir köşeciğe sığındım. Aslında onun yalnızca bir boş odacığı vardı. Bir zamanlar dadılık etmiş olan kadın şimdi emekli aylığı alarak kendi başına oturuyordu. "Şimdilik hoşça kal dostum Emelyanuşka, beni artık bulamayacaksın." Ama beyefendi, düşünün bir... Akşamleyin eve döner dönmez (bir tanıdığı görmeye gitmiştim) ilk önce Emelya'yı görmeyeyim mi? Sandığımın üzerinde oturuyor, kareli bohça da yanında, kaputunu giymiş, beni bekliyor. Can sıkıntısından kurtulmak için yaşlı kadından aldığı bir dua kitabını baş aşağı tutuyor. Beni yine bulmuştu. Kollarım yanıma düştü, eh ne yapalım, dedim, çaresiz, ilk kez niçin kovmamıştım? Hemencecik: "Kimlik cüzdanını getirdin mi Emelya?" diye sordum.
Ondan sonra, efendim, oturup düşünmeye başladım: Bu serseri adam benim için büyük bir engel oluşturur mu? Sonra şu sonuca vardım: Bu engel bana pahalıya oturmayacak. Yiyeceği yemeği düşündüm. Eh, sabahleyin bir parça ekmek, boğazdan iyi aşsın diye biraz da soğan alırım. Öğleyin yine soğan ekmek; akşamleyin de yine soğanla kvas ve ekmek, ekmeği isterse. Lahana çorbası olursa, boğazımıza dek doyarız. Ben aslında çok yemem, onun gibi içen adamsa, bilindiği gibi hiç yemez, onun için biraz votka ve şarap yeter. İçki parasının beni yıkıma uğratacağını düşündüm. Ama bir anda aklıma başka bir şey geldi, bu düşünce kafama iyiden iyiye yerleşti: Emelya gitseydi, ben yaşamım boyunca mutsuz olurdum diye düşündüm. O zaman, artık ona iyilik eden bir baba olmaya karar verdim. Onu yok olmaktan kurtarmalıydım, içkiden vazgeçirmeliydim! Dur bakalım diye düşündüm: Peki Emelya, kal, ama artık dikkat et, ne diyorsam dinle!
Kendi kendime dedim ki: Şimdi onu bir işe alıştırmalıyım, ama birden değil; ilk önce biraz gezsin. Bu sırada da, ey Emelya, ben senin ne işe yarayacağını bulur çıkarırım. Çünkü efendim, her iş için, insanda beceri aranır. Ona yavaşça dikkat etmeye başladım. Bezgin bir adam olduğunu görüyordum. İlk önce efendim, tatlı sözler söylemeye başladım. "Emelyan İliç, sen kendine biraz bakamaz mısın, kendini düzeltemez misin? Gezip tozduğun yetişir! Epeyce sürttün. Bak ne kadar yırtık pırtık dolaşıyorsun, doğrusunu söylemek gerekirse, palton olsa olsa kalburluk edebilir. Çok kötü! Onurunu koruma zamanı çoktan geldi."
Emelyanuşkam oturuyor, başını eğip dinliyor. Ne yaparsın efendim! Artık öyle duruma geldi ki dili bile ayyaş oldu, akıllıca bir sözcük bile söyleyemeyecek duruma geldi. Ona hıyardan söz açsan, fasulyeden söz ediyorsun sanıyor. Beni uzun uzun dinliyor, sonra da iç çekiyor.
"Emelyan İliç, neden iç çekiyorsun?" diye soruyorum.
"Bir şey yok Astafiy İvanoviç, rahatsız olmayın. Bugün Astafiy İvanoviç, iki kadın sokakta dövüştüler, biri ötekinin bir sepet böğürtlenini bilmeyerek döktü."
"Eee, bunda ne var?"
"Öteki de, bilerek onun böğürtlen sepetini döktü, ayağıyla da çiğneyip ezdi bile."
"Peki sonra ne oldu Emelyan İliç?"
"Hiç, Astafiy İvanoviç, yalnızca bunu söyleyecektim."
"Hiç mi? Lâf olsun diye mi? Eh yani Emelya Emelyanuşka! Sen, aklını da içmişsin!.."
"Gorohovoy'da Sadovoy'un çevresinde bir bey yere para düşürdü. Bir köylü görüp benim dedi, başkası da gördü, hayır benim, ben senden önce gördüm, dedi..."
"Sonra, Emelyan İliç?..."
"Köylüler dövüştüler, Astafiy İvanoviç. Polis geldi, parayı yerden aldı, sahibine verdi. İki köylüye de, hapse atacağını söyleyerek gözdağı verdi."
"Eee, ne var bunda? İbret verici ne var, Emelyanuşka?"
"Hayır, bir şey yok. İnsanlar güldü, Astafiy İvanoviç."
"Eh, Emelyanuşka! İnsanlar da ne demek. Sen aklını bir mangıra satmışsın. Emelyan İliç, biliyor musun, sana bir şey söyleyeceğim?"
"Ne var. Astafiy İvanoviç?"
"Herhangi bir iş bul, gerçekten bul. Yüzüncü kez söylüyorum, kendine acı."
"Nasıl iş bulayım, Astafiy İvanoviç? Ne iş bulacağımı bilemiyorum, beni kimse işe almaz ki, Astafiy İvanoviç."
"Seni sarhoş bir adam olduğun için işten kovdular, Emelya!"
"Bugün küfeci Vlas'ı karakoldan çağırdılar, Astafiy İvanoviç."
"Niçin çağırdılar, Emelyanuşka?"
"Niçin olduğunu bilmiyorum Astafiy İvanoviç. Sanırım bir nedeni var ki çağırdılar..."
İkimiz de bittik Emelyanuşka, diye düşünüyorum! Günahlarımız için Tanrı bizi cezalandırıyor. İyi de efendim, böyle bir adamla ne yapılabilir, siz söyleyin!
Ama herif çok kurnazdı! Beni dinler, dinler, kızdığımı anlayınca canı sıkılır, kaputunu alır çıkar! Bütün gün dolaştıktan sonra akşama sarhoş döner. Ona kim içirir, nerden para bulur, bunu ancak Tanrı bilir, bunda benim suçum yok!..
"Hayır diyorum, Emelyan İliç, artık dayanamazsın, içtiğin yeter, işitiyor musun, yeter! Bir daha sarhoş dönersen, geceyi merdivende geçirirsin, içeri almam seni!"
Beni dinledikten sonra, Emelya bir gün oturdu, bir gün daha oturdu; üçüncü gün sıvıştı. Bekledim, bekledim, gelmedi! Doğrusunu söylemek gerekirse, korktum, acıdım da. Zavallı şimdi nereye gitti? Başına bir şey gelecek, hey Tanrım, Tanrım! Gece oldu. Yine gelmedi. Sabahleyin sofaya çıkıp baktığım zaman orada uyuduğunu gördüm. Başını eşiğe dayamış, kapı aralığında yatıyor; soğuktan iyice kaskatı kesilmiş.
"Emelya ne yapıyorsun? Tanrı iyiliğini versin! Nereye gittin?"
"İşte siz Astafiy İvanoviç, bana demin kızdınız; beni sofada bırakmaya karar verdiniz, bunun için Astafiy İvanoviç içeri girmeyi göz alamadım, burada yattım..."
Hem kızdım, hem de içim sızladı.
"Sen Emelyanuşka, başka bir uğraş seçemez miydin? Kapı eşiğinde nöbet tutmak sanki bir iş mi?"
"Astafiy İvanoviç, başka hangi uğraşı seçebilirim?
"Sen," diyordum, "ey mahvolmuş adam (öyle kızmıştım ki) keşke terzilik sanatı öğrenseydin. Paltona bak! Sanki delik deşik olduğu yetmiyormuş gibi, bir de kalkıp onunla merdiveni süpürüyorsun! Bir iğne alsan da delikleri namusunla diksen olmaz mı? Seni gidi fıçı!"
Derken efendim, bir iğne aldı; ben ona bunu alay olsun diye söylemiştim, ama o korktu. Paltosunu çıkardı, ipliği iğneye geçirmeye koyuldu. Ona bakıyorum, eh, doğal olarak gözleri karardı, elleri titredi, işte bu kadar! Uğraşıyor, uğraşıyor bir türlü ipliği geçiremiyordu; gözlerini kırpıştırıyor, ipliğin ucunu tükürükle ıslatıyor, eliyle büküyor, ama başaramıyordu! Elindekini atarak bana baktı.
"Eh Emelya, bana onur bağışladın! Başkalarının önünde olsaydı, kafanı ezerdim. Yo, ben sana, senin gibi saf bir adama, bunu alay etmek, utandırmak için söyledim. Git artık, Tanrı yardımcın olsun! Gel otur, böyle kötü bir şey yapma; merdivenlerde yatma ve beni utandırma!"
"Peki ne yapayım, Astafiy İvaniç? Her zaman sarhoş olduğumu, hiçbir işe yaramadığımı ben kendim de biliyorum. Ancak siz koru.. koru.. koruyucumu da boşuna kızdırıyorum."
Bu anda, birdenbire morarmış dudakları titredi, bir gözyaşı damlası solgun yanağından kayarak karışık sakallı çenesine yuvarlandı, titredi. Birdenbire benim Emelyam gözyaşlarına boğuldu... Aman Tanrım, sanki yüreğimi hançerlediler.
"Amma da duygulu adammışsın, hiç bilmezdim bunu," diye düşündüm, "artık seni büsbütün kendi başına bırakacağım; gürültüye gidersen de ben ne yapayım!"
Evet efendim, anlatacak daha birçok şey var! Bütün bu konu, öyle boş ve öyle anlamsız ki, sözünü etmeye değmez... Yani siz efendim, onun için iki kırık metelik bile vermezsiniz; ama ben bu olan şeylerin hiç olmamış olması için neler vermezdim! Benim, efendim, bir pantolonum vardı, kahrolsun, iyi güzel bir pantolon; mavi kareli.. onu buraya gelen bir çiftlik sahibi ısmarlamıştı, ama sonra dar geldiği için almadı, işte böylece elimde kaldı. Değerli bir şey olduğunu düşündüm. Bit pazarında belki beş ruble verirler; vermezlerse Petersburglu beyler için iki pantolon yaparım; bir yelek kuyruğu için parça bile kalır. Bu bizim gibi yoksul bir adam için, bilirsiniz çok iyidir. O zaman Emelyanuşka'da ciddi, üzüntülü durumlar görülmeye başladı. Baktım, bir gün içmedi, ertesi gün yine içmedi, üçüncü gün ispirtolu hiçbir şey ağzına koymadı, baykuşa döndü. Acıklı bir tavır alıyor; üzgün üzgün oturuyor. Herifin ya parası yok ya da doğru yolu tutmuş, kendi kendine pes demiş, aklını başına almış diye düşünüyorum.
İşte efendim, iş böyle oldu. Büyük bir bayram günüydü. Akşam duasına gittim. Dönünce Emelya'yı pencerede sarhoş buldum; fitil gibiydi ve sallanıyordu. Yaa, demek öyle azizim, diye düşündüm. Bir şey almak için sandığıma koştum. Baktım, pantolon yok... Oraya bakıyorum, buraya bakıyorum, yok, yok! Her yeri alt üst edip de bulamayınca, sanki yüreğim parçalandı! Yaşlı kadına koştum; önce onu sıkıştırdım; doğrusu günahına da girdim. Ortada kanıt olmasına karşın Emelya'dan hiç kuşkulanmadım. Herif, sarhoş, oturuyordu.Yaşlı kadın dedi ki: "Hayır. Tanrı aşkına, ben pantolonu ne yapacağım, yoksa giyecek miyim? Benim etekliği de demin bir erkek çaldı... İşte yani, bilmiyorum, haberim yok." Buraya kimin gelip gittiğini sordum: "Hiç kimse gelmedi efendim," dedi, "ben hep buradaydım, Emelyan İliç çıktı, sonra yine döndü; işte orada oturuyor. Ona sorun."
"Emelya, benim yeni pantolon belki sana gerekmiştir, onu sen mi aldın? Bir çiftlik sahibi için dikmiştim... anımsıyor musun?"
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, vallahi ben almadım."
Gördünüz mü başıma gelenleri! Yine aramaya başladım, aradım, taradım yok! Emelya ise oturup sallanıyor. Sonunda sandığın üstüne, onun karşısına çömelerek kendisini şöyle bir gözden geçirdim... Eyvah!.. diye düşündüm, yüreğim ateş kesilmiş, kan beynime vurmuştu. Birdenbire Emelya da bana baktı.
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey... Siz belki onu arakladığımı düşünüyorsunuz; ama ben almadım."
"Öyleyse Emelyan İliç, ayaklanıp gitti mi dersin?"
"Hayır, Astafiy İvaniç, hiç görmedim, belki de öyle."
"-Demek ki Emelyan İliç, pantolon kendiliğinden kayboldu."
"Belki de kendiliğinden kaybolmuştur, Astafiy İvaniç."
Onu dinledikten sonra, kalkıp pencereye yaklaştım, lambayı yaktım, işime başladım. Altımızda oturan memurun yeleğini onarıyor, bir yandan da göğsüm yanıp sızlıyordu. Hani bütün gardrobu sobada yakmak daha kolay gelirdi. Emelyan, yüreğimin öfkeyle dolduğunu anladı; çünkü efendim, bir adam kötülük yapmışsa, yıkımı, bir kuşun fırtınayı sezdiği gibi önceden sezer.
"Biliyor musunuz, Astafiy İvaniç," diye Emelyanuşka söz başladı (sesi titriyordu); "bugün sağlık memuru Antip Prohoroviç, geçen gün ölen arabacının karısıyla evlenmiş..."
Ona baktım, hem de öfkeyle baktım. Emelyan anladı. Kalktığını, karyolaya yaklaştığını, orada bir şeyler aramaya başladığını gördüm. Bekledim, uzun zaman oyalandı, kendi kendine söylendi: "Yok, yok, nereye kayboldu bu kerata!" Ne yapacak diye bekledim. Emelyan çömelerek karyolanın altına sokuldu. Ben dayanamadım.
"Emelyan İliç," dedim, "niçin çömelerek sürünüyorsunuz?"
"Astafiy İvaniç, ben, hiçbir şey... Belki araştırırsak bulunur."
"- Hımm," dedim, "Emelyan İliç, dinle!"
"Ne var Astafiy İvaniç?"
"Sen," dedim, "bir hırsız, bir dolandırıcı gibi, benim iyiliklerime, ekmeğime, tuzuma karşılık onu çalmadın mı?" Yani efendim adam önümde, diz üstü sürünmeye başladığı zaman içim burkuldu.
"Hayır... Astafiy İvaniç..."
Sonra olduğu gibi karyolanın altında kaldı. Uzun zaman yattı, sonra çıktı. Adamcağızın bir patiska gibi bembeyaz kesildiğini gördüm. Kalkarak benim yanıma, pencereye oturdu, böylece on dakika bekledi.
"Hayır, Astafiy İvaniç," dedi, sonra birden bire kalktı, ölü gibi sarararak bana yaklaştı:
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey, almadım..." Baştan ayağa ürperdi, titreyen parmağıyla göğsüne vurdu; sesi de, efendim, öylesine titriyordu ki, korktum, pencereye yapıştım.
"Öyleyse, Emelyan İliç, suçsuz yere sizi aptalca kırdımsa beni bağışlayın. Pantolona gelince, ne yapalım, varsın kaybolsun; biz onsuz ölecek değiliz ya! Tanrı'ya şükür, ellerimiz var; bir şey çalmaya gidecek değiliz. Başka bir zavallıdan da bir şey dilenmeyeceğiz; kendi ekmeğimizi kazanırız..."
Emelyan beni dinledi; bekledi, bekledi, sonra bir de baktım, oturdu. Böylece bütün akşam kımıldamadan durdu; ben yatmaya gittim, Emelya hep aynı yerde oturdu. Sabahleyin baktım, kaputun içine kıvrılmış, döşemede yatıyor; öyle düşkünleşti ki, yatağa bile yatmıyor. İşte efendim, o zamandan beri onu sevmez oldum, yani ilk günlerde ona karşı kin duydum. Sanki, beni oğlum soymuş ve kanlı bir davranışta bulunmuş gibiydi. Ah Emelya, Emelya, diye düşündüm. Emelya da, efendim, iki hafta durmadan içti. Yani tümüyle sersemleşti, ayyaş oldu. Sabahleyin çıkıp geceleyin geç dönüyordu; iki hafta ağzından tek söz çıkmadı. Sanırım üzüntü onu boğuyordu. Ya da kendi kendisini yiyip bitiriyordu. Sonra içmeye ara verdi; belki de varını yoğunu içkiye vermişti. Yine pencereye oturdu. Üç gün oturup ağzını açmadığını anımsıyorum; bir de baktım, adamcağız ağlıyor. Yani, efendim, gerçekten ağlıyor, hem de nasıl; iki gözü iki çeşme, gözyaşlarının nasıl döküldüğünü kendisi de anlamıyor. Ne var ki efendim, bir adamın, hem de Emelya gibi yaşlı bir adamın, üzüntü ve acı içinde ağladığını görmek insanın gücüne gidiyor doğrusu.
"-Emelya, ne oluyorsun?" dedim.
Birdenbire tepeden tırnağa ürperdi, sarsıldı. Ben, o olaydan beri, onunla ilk kez konuşmaya başladım.
"Tanrı aşkına Emelya, ne çıkar, her şey kaybolsun. Niçin böyle baykuş gibi oturuyorsun?" dedim; ona acımıştım.
"Evet Astafiy İvaniç, ben hiçbir şey... Bir iş bulmak istiyorum. Astafiy İvaniç."
"Nasıl bir iş, Emelyan İliç?"
"Şöyle Astafiy İvaniç, herhangi bir iş. Belki eskisi gibi bir memurluk bulurum; demin Feodosi İvaniç'e ricaya gittim. Ben, Astafiy İvaniç, memurluk bulursam, size hepsini geri veririm. Bütün harcamalarınızı faiziyle öderim."
"Yeter Emelya, yeter; işte bir halttır ettim! Artık, kahrolsun, eskisi gibi yaşayalım!"
"Hayır Astafiy İvaniç, siz, belki şey... Ben sizin pantolonu almadım..."
"Eh, nasıl istersen; Tanrı yardımcın olsun, Emelyanuşka!
"Hayır, Astafiy İvaniç, ben artık sizde kalamam, kusuruma bakmazsınız artık, Astafiy İvaniç."
"Tanrı yardımcın olsun Emelya İliç, seni aşağılayan kim, evden kovan kim.. yoksa ben mi?"
"Hayır, benim için artık sizde oturmak ayıp olur... En iyisi ben gideyim..."
Adamcağız kızdı, hep aynı şeyi yineleyip duruyor. Ona bakıyorum paltosunu omuzlarına çekiyor.
"Sen böyle nereye gidiyorsun, Emelya İliç? Sen hiç söz dinlemez misin? Nereye gideceksin?"
"Hayır, beni bağışlayın Astafiy İvaniç, beni alıkoymayın, (hem de ağlayacak gibi bir tavır alıyor) suçtan uzaklaşacağım, Astafiy İvaniç. Siz artık değiştiniz."
"Nasıl değiştim. Değişmedim! Sen küçük, akılsız bir çocuk gibi tek başına ölüp gideceksin, Emelyan İliç."
"Hayır Astafiy İvaniç, siz artık çıkarken, sandığınızı kilitliyorsunuz, ben de Astafiy İvaniç, bunu görünce ağlıyorum... Hayır, en iyisi siz beni bırakın, Astafiy İvaniç, birlikte yaşadığımız sürece size yaptığım kötülükleri bağışlayın!"
Ne yapalım efendim? Adamcağız gitti. Bütün gün onu düşündüm, gelecek diye bekledim, yok. Ertesi gün yok; daha ertesi gün, yine yok. Korktum, dert içimi yakıyor, yemiyor, içmiyor, uyumuyorum. Adamcağız beni iyice üzüntüye soktu. Dördüncü gün onu aramaya çıktım, bütün meyhanelere baktım, sordum; yok! Emelyanuşka kaybolmuştu. "Hâlâ yaşıyor musun?" diye kendi kendime söylendim; "belki bir duvar dibinde körkütük serildin, şimdi orada çürük bir kütük gibi yatıyorsundur." Yarı canlı yarı ölü bir durumda eve döndüm. Ertesi gün yine aramaya karar verdim. Niçin buna göz yumdum, niçin bu aptal adamın gitmesine razı oldum diye kendi kendime ileniyordum. Tam beşinci gün, güneş doğarken, bir de baktım kapı gıcırdadı (bayram günüydü), Emelyan'ın içeri girdiğini gördüm. Morarmış, saçları kir içinde, sanki sokakta yatmıştı. İğne ipliğe dönmüştü. Paltosunu çıkardı, sandığın üstüne oturarak bana baktı. Çok sevindim, ama içim eskisinden çok sızladı. İşte efendim, böyle oldu. Benim buna benzer bir suçum olsaydı, bir köpek gibi ölmeyi göze alır, dönüp geri gelmezdim. Oysa Emelya gelmiş. Elbette böyle bir adamı, böyle bir durumda görmek can sıkıcı bir şeydir. Onu beslemeye, okşamaya, avutmaya başladım. "Eh," dedim, "Emelyanuşka, geldiğine sevindim. Biraz geç kalsaydın seni aramak için yine meyhanelere koşacaktım. Yemek yedin mi?"
"Yedim, Astafiy İvaniç."
"Doğru söyle, yedin mi? Kardeşim, dünden biraz lahana çorbası kalmış; hem sade suya değil, etli. İşte soğan ekmek de var. Ye, sağlığın için yararlı olur."
Ona yemek verdim; o zaman, belki üç gündür bir şey yememiş olduğunu anladım, öyle bir iştahı vardı ki... Demek acıktığı için bana geldi. Ona, dostuma bakarak yumuşadım. Sonra da bir şarapçıya koşmayı düşündüm. Onu avundurmak için şarap getirmeli ve konuyu bitirmeli. Artık Elemyanuşka'ya kızmıyordum! Şarap getirdim. "İşte," dedim "Emelyan İliç, bayram dolayısıyla içelim; içmek ister misin? İyi bir şarap."
Elini uzattı, hırsla uzattı, aldı, sonra durdu; biraz bekledi, tutup ağzına götürürken şarabın elinden döküldüğünü gördüm. Evet, elleri titriyor ve şarap çalkalanıp dökülüyordu. Kadehi hırsla ağzına kadar götürdü, ama hemen masaya koydu.
"Ne var Emelyanuşka?"
"Hayır; ben şey... Astafiy İvaniç..."
"Biraz içmez misin?"
"Ben Astafiy İvaniç, ben... Artık içmeyeceğim, Astafiy İvaniç."
"Nasıl, hiç içmeyecek misin? Yoksa, yalnızca bugün mü içmiyorsun?"
Sustu. Baktım gözlerini önüne eğdi, ellerine dayadı.
"Ne oluyorsun, hastalandın mı Emelyan?"
"Evet, biraz rahatsızım, Astafiy İvaniç."
Tutup onu karyolaya yatırdım. Baktım, gerçekten kötü. Başı ateş içinde, nöbet geldi, titriyor; bütün gün yanında durdum, geceye doğru daha da kötüledi. Ona içirmek için kvasa yağ ve soğan karıştırdım, biraz da ekmek ekledim. "Al biraz türi iç, belki iyileşirsin!" Başını salladı.
"Hayır, bugün artık yemeyeceğim, Astafiy İvaniç," dedi.
Ona çay hazırladım, bundan daha iyi bir şey olmazdı, yaşlı kadını iyice yordum. Ama iyileşmiyordu. Üçüncü sabah doktora gittim. Yakınımızda Kastopravov adında tanıdık bir doktor oturuyordu. Ben daha Bosamiyagin ailesinin yanında çalışırken tanışmıştım; beni iyileştirmişti. Doktor geldi; "Bakın," dedi, "İş kötü, beni boş yere çağırmışsınız, isterseniz ona bir toz verebilirim." Böylece beşinci gün geldi çattı.
Benim önümde efendim, yatıyor, sönüyordu. İşimi elime alıp pencere yanına geçiyordum. Kocakarı sobayı yakıyordu. Hepimiz susuyorduk. Efendim, yüreğim onun için, o umarsız için adeta kanıyordu; sanki kendi oğlumu gömüyordum. Biliyorum ki, Emelya şimdi bana bakıyor. Bunu sabahleyin görmüştüm, adamcağız kendini zor tutuyor. Bir şey söylemek istiyor, evet, ama cesaret edemiyor. Sonunda ona baktım, zavallının üzüntü dolu gözlerini benden ayırmadığını, ama kendisine baktığımı gördüğü an gözlerini indirdiğini anladım.
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Eğer, örneğin benim paltom bitpazarına götürülürse, ona çok para verirler mi, Astafiy İvaniç?"
"Eh," dedim, "belli olmaz, çok mu verirler, az mı? Belki de üç ruble verirler, Emelyan İliç."
Oraya götürülmüş olsaydı hiçbir şey vermezlerdi, dahası, böyle berbat bir şeyin satılmasına gülerlerdi.
Ama zavallıyı bildiğim için, onu, Tanrı'nın bu saf kulunu avutmak için, bunu söylemedim.
"Ben de aslında üç gümüş ruble vereceklerini tahmin etmiştim. Çuhadan yapılmıştır, Astafiy İvaniç. Çuhadan olduktan sonra, nasıl olur da üç ruble etmez?"
"Bilmiyorum Emelyan İliç," dedim, "götürmek istersen, üç rubleden başlamalısın."
Emelya biraz sustu; sora yine seslendi:
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Ben öldükten sora paltomu satın, benimle birlikte gömmeyin. Ben böyle de yatarım; o değerli bir şeydir; belki size yarar."
O anda yüreğim anlaşılmaz bir duyguyla burkuldu. Adamcağızın ölümden önce gelen bir kaygıya tutulduğunu görüyordum. Yine sustuk. Böylece bir saat geçti. Ona bir daha göz attım, hep bana bakıyordu. Gözlerimle karşılaşınca yine gözlerini indirdi.
"Biraz su içmek istemez misin, Emelyan İliç?"
"Verin, Tanrı yardımcınız olsun, Astafiy İvaniç."
Ona su verdim, içti:
"Teşekkür ederim, Astafiy İvaniç," dedi.
"Başka bir şey istemez misin, Emelyanuşka?"
"Hayır, Astafiy İvaniç; bir şey istemiyorum. Ben şey..."
"Ne var?"
"Şey..."
"Ne şeyi Emelyanuşka?"
"Pantolon... şey... O zaman sizin pantolonu ben almıştım... Astafiy İvaniç..."
"Zararı yok, Tanrı seni bağışlar Emelyanuşka, zavallı talihsiz adam! Rahat öl..." Benim de efendim, soluğum kesildi, gözlerim yaşardı, bir an için ona arkamı döndüm.
"Astafiy İvaniç..."
Baktım, Emelya bana bir şey söylemek istiyor; doğruluyor, çabalıyor, dudaklarını kımıldatıyor... Birdenbire yüzü kızardı, bana baktı... Yeniden sarardı, sarardı. Bir saniyede bütün gücünü yitirdi, başı arkaya düştü, son kez iç çekti, ruhunu Tanrı'ya teslim etti ..

Namuslu Hırsız , Dostoyevski

Gülşah Şahin, Oyun Dürtüsü'ü inceledi.
02 May 19:47 · Kitabı okudu · 7 günde · 6/10 puan

Daha önce yazarın iki kitabını okumuştum. Anlatım dilini sevmiştim.
Her ne kadar Kartallar Ve Melekler kitabı beni sıksa da cümleleri iyiydi yazarın
Blog arkadaşım Eren' de bana bu kitabını yolladı. Burdan bir kez daha teşekkür ederim Eren'cim.

Yer yer uzatmış olsa da yazar konu olarak iyiydi. İçinde felsefi cümleler olması aynı zamanda dikkat çekiciydi.
Bonnda bir özel okulda birbiriyle karşılaşan iki sıradışı öğrencinin, fikirlerin, ideo-lojilerin, dinlerin, barışa inancın, insan haklarının ve demokrasinin yerine pragmatizmi koymuş olan Ada ile Alevin öyküsünü anlatıyor. Babasından, insanların kararlarının aslında mükemmel prova edilmiş bir oyun olduğunu öğrenmiş olan ve oyunun, kendisine kalan son varoluş şekli olduğunu düşünen yarı Mısırlı Alev ile kendi kendini yaratmanın o yalancı, çekici, kolaycı yolu olan nitelik edinmeyi gereksiz bulan, aptallığa duyduğu nefreti zehir gibi sözlerle dile getiren Adanın öyküsünü... Kendilerini nihilistlerin torunlarının çocukları olarak tanımlayan bu ikili, tüm değer yargıları ellerinden alınmış olanların elinde kalan tek şey olan oyun dürtülerini Polonyadan iltica etmiş olan öğretmenleri üzerinde tatmin etmeye karar vererek Adaya olan ilgisini kötüye kullandıkları Smuteke şantaj yapmaya başlar. Zeh, ?iyi-kötü? ayrımının yerini ?işlevsel-işlevsel olmayan? ayrımına bırakmış, ahlağın bir endüstri normuna dönüşmüş olduğu ve gerçekliğin, kendi kopyalarını taklit ettiği çağımızda, insani bir şey hissedebilmek için kalp piline gerek duyan neslin bu iki üyesiyle ölümden önce bir hayatın varolduğuna inanan Smutekin yaşadıklarını anlatırken, bir yandan da Greenpeace ile El Kaide, Hollywood ile 11 Eylül arasındaki bağlantılara da değinerek dünyamızın bugünkü durumuna, toplumların yapısına ve insanlar arasındaki ilişkilere alışılmışın dışında bir bakış açısı sunuyor. Hukuk eğitimi de görmüş olan ve gerek analiz yeteneği gerekse üslubu ile eleştirmenlerin takdirini kazanan yazar, bu romanda değerler ve yasaların değişen zaman karşısındaki durumunun yanı sıra adalet, hukuk, dil ve gerçeklik kavramlarını da sorguluyor.

Sadece çok fazla uzatmalar ve bu durum okuma hızınızı yavaşlatıyor.

Sevdim kitabı.

Mayıs 2018 Etkinliği : Hikaye 2
Yazar: Şimal
Hikaye Adı : Yeşil Flüt
Link: #29336624

Kaçınızın çocukluğuna dair önemli anılarının bir parçası olan özel ufak tefek eşyaları vardır? Bir oyuncak araba, sürpriz yumurtadan çıkan bir kurşun asker, arkadaşınızdan üttüğünüz kocaman mavi bir misket, oyuncak bebeğinize yalancıktan ÇAY içirdiğiniz tabağı kendine yapışık pembe minik bir fincan ya da ne bileyim size özel küçük bir parça… Dolabınızı yerleştirirken elinize geliveren, ‘’bu kutuda da ne vardı ki’’ diye içindekileri unuttuğunuz yıllardır açmadığınız bir kutucuğu açtığınızda yüzünüze gülüverip anında sizi o yıllara götürüveren sizden bir parça…

Sizi bilmem ama benim yeşil bir flütüm var. Daha daha küçükken de kolları ve ayakları birbirine yapışık, sarı ile yeşil arası bir renk plastikten yekpare bir oyuncak bebeğim vardı. Annem almıştı tuhafiyeden. Çok oynadım onunla. Bebeğimle benim evimiz, evdeki tek masanın altıydı. 50*70 cm masa şimdi küçük geliyor ama o zamanki bana 3+1 daire kadar büyük gelirdi. Her seferinde kundak yapmak zorunda kaldığım yapışık yekpare bebeğim için kolları neden ayrı değil diye ağlamaz, annemden yenisini istemez onunla güzel güzel oynardım. Ben büyüdükçe ne ara kayboldu işte onu hatırlamıyorum.. Bakmayın bu anlattığıma geçenlerde annem ve ablama ‘’ ya ben çok da yaramaz bir çocuk değildim dimi’’ dediğimde hemen bana amcamın kızının kafasını nasıl yardığımı anlattılar. Hafızam işte.. silmiş o kısımları güzeeelce..

Geçenlerde dolabımı yerleştirirken işte o, yani yeşil flütüm bir kenardan bana göz kırptı ve anında da hayalen açılan bir pencereden o günleri seyran ettirdi.. Ortaokula başlarken müzik dersimiz için aldığımız ilk enstrümanım.. Yan flüt filan sanmayın haa.. bildiğiniz plastik okul flütü.. Babamla ayaklarımıza kara sular inene kadar nereleri gezip almıştık bugün gibi hatırlıyorum.. Babamın benden çok heveslendiğini, hatta ‘’ çalıyor mu bakiim’’ diye kaç kere ‘’ tüüü tüüüü’’ diye öttürdüğünü.. Şimdilerde beş bilemedin on lira olan nereye gitti gelmez bir para olan flüt o zamanlar epey para etmişti.. belki yine ucuzdu da bize çoktu o para varın siz düşünün.. Derslerim ilerledikçe evde bana ‘’ doo bir küüüülah dondurmaaa….ree masmavi bir dereeee……’’ yi çaldırdığı hala kulaklarımdadır. ‘’ mii denizde bir geemii….. faa denizde bir tayfaaa….soool papatyalı bir yooool….. la güneşten bir damlaaa……’’

İyi bir müzik kulağımın olması muhtemelen babamın genlerinden anlayacağınız.. Babama kimden geçmiştir işte o muamma.. dedelerden ya da nenelerden biri olmalı muhakkak .. Çok küçükken teybe ses kaydı filan da yapardı babam.. hele de köyümüzde bir piknik günü ayağında kundurayı söylediğini hala unutamayan, bahsi geçtikçe hüzünle anlatan akrabalarımız var.. sonradan çok aradım o kaseti ama muhtemelen babamla hatıraları benim kadar iyi olmayan ablamın marifeti alıp çöpe basmak babamın ardından..

Müzik dersi en sevdiğim derslerdendi.. Resim de.. aslında tüm dersleri çok severdim ben.. Beden dersi hariç.. yaşıtlarımdan daha erken boyum uzadığı için hep utanırdım o derste ve nefret ederdim şu baş belası takla, köprü ve kasadan atlamadan..Okula koşa koşa giden, belki de diğer arkadaşlarımın inek dediği tiplerdendim..Benimkisi kitaba deftere gömülü bir ineklik sayılmazdı aslında.. dersi çok iyi dinler, bir de ödevlerimi yapardım o kadar.. yedi yirmidört ders çalışmazdım yani.. zaten üç göz evimizde oturduğumuz odada aynı zamanda yattığımız için buna imkanım da olmazdı.. kalma tehlikesi geçirdiğim tek ders olan bedenden de dönem ödeviyle yırtardım.. Okulumuz kenar mahallede olmasına rağmen resim ve müzik derslerinde atölyeye ve müzik sınıfına giderdik sınıfça.. Müzik öğretmenimizin görmez tarafından ömrümüzde ilk defa gördüğümüz bir köşedeki PİYANOnun bir iki tuşuna korka korka basar, hoca yakalayacak diye ödümüz kopardı.. Hocamız, ara ara bazı şeyler çaldığı bu kutsal enstrümanı, koro seçmelerinde ara sesleri çıkarabiliyor muyuz diye bizleri denemekte de kullanırdı. Tahmin ettiniz değil mi koroda olduğumu..

Evet üç yıl boyunca koronun sabit elemanlarındandım.. Lisede ise yakamı zor kurtarmıştım müzik hocamdan.. MF dalında ilerlemek istediğimden müzik kariyerim!! başlamadan bitmişti.. 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda vs. banttan çalınan istiklal marşını duyanların o an ne yapıyorsa Allah ın emriymiş gibi put gibi donduğu okul törenleri.. küçüğü büyüğü yaşlısı genci marş bitene kadar her ne haldeyse öyle donan insanlar.. geç kalıp okulun arkasından dolaşan üç beş çocuk bile kimse görmediği halde anında taşlaşırdı sesi duyunca .. hatırladıkça hala gülerim.. işte bize yani okul korosuna çok işler düşerdi o günlerde.. koronun üç beş parçası olurdu kesin.. Bir de solo söylenen birkaç parça.. Derslerim ve korodaki disiplinim iyi olmasına rağmen muhtemelen silik sinik bir profilim vardı ki soloya seçmezdi hoca beni.. fakat günlerden bir gün yine bir okul töreninde koroya epeyce bir iş düşmüştü. Hocanın repertuarına aldığı bir türküde hem erkek hem kız sesine ihtiyaç vardı solo olarak.. Düet gibi yani.. Hocamız başladı bizi çalıştırmaya .. Tek tek seslerin uyumuna bakarken zaten sayıları az olan erkek öğrencilerin hiçbiri işi kotaramadı ve erkek ses mecburen hocamız olacaktı. İş böyle olunca kızlara da bir heyecan geldi ki sormayın.. Hoca ile düet.. sıra geldi denemelere.. Bir .. iki.. üç.. dört.. derken denenen hiçbir kızın sesi hocanın sesiyle uymuyordu birtürlü.. Bense diyorum ya biraz silik olduğumdan kül kedisi gibi sesi en son denenen kişi olmuştum.. Sesimin denenmesiyle ‘’ Aranan kan bulunmuştur’’ diye hocamızın sevinç nidasını hiç unutmuyorum.. Türküde ‘’ beni bu dertlere garkedeeeeen ‘’ diyen hocanın ardından ‘’ sen sen sen…. Sen sen sen ‘’ diyecek olan ben.. Günlerce yapılan hazırlık, prova vs. den sonra tam bir fiyasko solo.. Neden mi.. elimdeki mikrofonun sesini açmamışlar da ondan.. Gerçi ikinci nakaratta açtılarsa da ilk nakaratta hocamızı yalnız bırakmıştım.. Tabiri caizse dertlere garketmiştim anlayacağınız.. Aslında bu olaydan daha ziyade beni şok edense eve geldiğimde olayları anlatırken ‘’ mikrofonun sesini açmamışlar kimse duymadı benim ‘’ sen ..sen .. sen.. dediğimi’’ diyince babamın ‘’ ben duydum’’ demesiydi.. ‘’ baba sen orda mıydın gerçekten’’ ‘’ nerdeydin ben görmedim ki seni..’’ ‘’ güzel söyledim mi ‘’…. Artık sevinçle, gözler faltaşı şeklinde sorulan soruların bini bin para.. Sonradan öğrendim ki babam solo söylediğim için değil koroda olduğum için beni dinlemeye hep gelmiş.. Benimle birlikte o heyecanı bir köşeden hep yaşamış.. Alkışları diğer alkışlara karışmış.. ve sessiz sedasız bir köşede seyredip gururlanmış da bir güne bir gün ben şımarmayım diye bana hiç söylememiş..

Kimbilir daha neler neler söylemedi ve ben duymadım yıllarca.. Şehir dışına okumaya gönderirken otobüs hareket ettiğinde elinin tersiyle gözlerini sildiğini gördüm de bir de işte o zaman hayatımda çok şeyler değişti.. Bazı şeylerden dolayı zihnimde kavga etmeyi bıraktım onunla.. Zaten o da birkaç ay sonra bizi bıraktı ebediyyen.. Meçhule giden bir gemi misali sessizce bu limandan ayrıldı.. RIHTIMda kalan bizlerde gah elemli, gah kahırlı, gah sıradan günlerle yaşamaya devam edip gittik.. Size söylemedim değil mi.. flütümden başka bir de mızıkam olduğunu.. ama onu hiç çalamadım babam gibi.. Ablam değerlidir belki diye atmamış olacak ki çekmecede yerinde bulabilmiştim onu.. İşte burda flütümün yanında duruyor.. babamdan bir nefesle saklı o kırmızı kadife kutusunun içinde..

YEŞİL FLÜT
Kaçınızın çocukluğuna dair önemli anılarının bir parçası olan özel ufak tefek eşyaları vardır? Bir oyuncak araba, sürpriz yumurtadan çıkan bir kurşun asker, arkadaşınızdan üttüğünüz kocaman mavi bir misket, oyuncak bebeğinize yalancıktan ÇAY içirdiğiniz tabağı kendine yapışık pembe minik bir fincan ya da ne bileyim size özel küçük bir parça… Dolabınızı yerleştirirken elinize geliveren, ‘’bu kutuda da ne vardı ki’’ diye içindekileri unuttuğunuz yıllardır açmadığınız bir kutucuğu açtığınızda yüzünüze gülüverip anında sizi o yıllara götürüveren sizden bir parça…

Sizi bilmem ama benim yeşil bir flütüm var. Daha daha küçükken de kolları ve ayakları birbirine yapışık, sarı ile yeşil arası bir renk plastikten yekpare bir oyuncak bebeğim vardı. Annem almıştı tuhafiyeden. Çok oynadım onunla. Bebeğimle benim evimiz, evdeki tek masanın altıydı. 50*70 cm masa şimdi küçük geliyor ama o zamanki bana 3+1 daire kadar büyük gelirdi. Her seferinde kundak yapmak zorunda kaldığım yapışık yekpare bebeğim için kolları neden ayrı değil diye ağlamaz, annemden yenisini istemez onunla güzel güzel oynardım. Ben büyüdükçe ne ara kayboldu işte onu hatırlamıyorum.. Bakmayın bu anlattığıma geçenlerde annem ve ablama ‘’ ya ben çok da yaramaz bir çocuk değildim dimi’’ dediğimde hemen bana amcamın kızının kafasını nasıl yardığımı anlattılar. Hafızam işte.. silmiş o kısımları güzeeelce..

Geçenlerde dolabımı yerleştirirken işte o, yani yeşil flütüm bir kenardan bana göz kırptı ve anında da hayalen açılan bir pencereden o günleri seyran ettirdi.. Ortaokula başlarken müzik dersimiz için aldığımız ilk enstrümanım.. Yan flüt filan sanmayın haa.. bildiğiniz plastik okul flütü.. Babamla ayaklarımıza kara sular inene kadar nereleri gezip almıştık bugün gibi hatırlıyorum.. Babamın benden çok heveslendiğini, hatta ‘’ çalıyor mu bakiim’’ diye kaç kere ‘’ tüüü tüüüü’’ diye öttürdüğünü.. Şimdilerde beş bilemedin on lira olan nereye gitti gelmez bir para olan flüt o zamanlar epey para etmişti.. belki yine ucuzdu da bize çoktu o para varın siz düşünün.. Derslerim ilerledikçe evde bana ‘’ doo bir küüüülah dondurmaaa….ree masmavi bir dereeee……’’ yi çaldırdığı hala kulaklarımdadır. ‘’ mii denizde bir geemii….. faa denizde bir tayfaaa….soool papatyalı bir yooool….. la güneşten bir damlaaa……’’

İyi bir müzik kulağımın olması muhtemelen babamın genlerinden anlayacağınız.. Babama kimden geçmiştir işte o muamma.. dedelerden ya da nenelerden biri olmalı muhakkak .. Çok küçükken teybe ses kaydı filan da yapardı babam.. hele de köyümüzde bir piknik günü ayağında kundurayı söylediğini hala unutamayan, bahsi geçtikçe hüzünle anlatan akrabalarımız var.. sonradan çok aradım o kaseti ama muhtemelen babamla hatıraları benim kadar iyi olmayan ablamın marifeti alıp çöpe basmak babamın ardından..

Müzik dersi en sevdiğim derslerdendi.. Resim de.. aslında tüm dersleri çok severdim ben.. Beden dersi hariç.. yaşıtlarımdan daha erken boyum uzadığı için hep utanırdım o derste ve nefret ederdim şu baş belası takla, köprü ve kasadan atlamadan..Okula koşa koşa giden, belki de diğer arkadaşlarımın inek dediği tiplerdendim..Benimkisi kitaba deftere gömülü bir ineklik sayılmazdı aslında.. dersi çok iyi dinler, bir de ödevlerimi yapardım o kadar.. yedi yirmidört ders çalışmazdım yani.. zaten üç göz evimizde oturduğumuz odada aynı zamanda yattığımız için buna imkanım da olmazdı.. kalma tehlikesi geçirdiğim tek ders olan bedenden de dönem ödeviyle yırtardım.. Okulumuz kenar mahallede olmasına rağmen resim ve müzik derslerinde atölyeye ve müzik sınıfına giderdik sınıfça.. Müzik öğretmenimizin görmez tarafından ömrümüzde ilk defa gördüğümüz bir köşedeki PİYANOnun bir iki tuşuna korka korka basar, hoca yakalayacak diye ödümüz kopardı.. Hocamız, ara ara bazı şeyler çaldığı bu kutsal enstrümanı, koro seçmelerinde ara sesleri çıkarabiliyor muyuz diye bizleri denemekte de kullanırdı. Tahmin ettiniz değil mi koroda olduğumu..

Evet üç yıl boyunca koronun sabit elemanlarındandım.. Lisede ise yakamı zor kurtarmıştım müzik hocamdan.. MF dalında ilerlemek istediğimden müzik kariyerim!! başlamadan bitmişti.. 23 Nisanlarda, 19 Mayıslarda vs. banttan çalınan istiklal marşını duyanların o an ne yapıyorsa Allah ın emriymiş gibi put gibi donduğu okul törenleri.. küçüğü büyüğü yaşlısı genci marş bitene kadar her ne haldeyse öyle donan insanlar.. geç kalıp okulun arkasından dolaşan üç beş çocuk bile kimse görmediği halde anında taşlaşırdı sesi duyunca .. hatırladıkça hala gülerim.. işte bize yani okul korosuna çok işler düşerdi o günlerde.. koronun üç beş parçası olurdu kesin.. Bir de solo söylenen birkaç parça.. Derslerim ve korodaki disiplinim iyi olmasına rağmen muhtemelen silik sinik bir profilim vardı ki soloya seçmezdi hoca beni.. fakat günlerden bir gün yine bir okul töreninde koroya epeyce bir iş düşmüştü. Hocanın repertuarına aldığı bir türküde hem erkek hem kız sesine ihtiyaç vardı solo olarak.. Düet gibi yani.. Hocamız başladı bizi çalıştırmaya .. Tek tek seslerin uyumuna bakarken zaten sayıları az olan erkek öğrencilerin hiçbiri işi kotaramadı ve erkek ses mecburen hocamız olacaktı. İş böyle olunca kızlara da bir heyecan geldi ki sormayın.. Hoca ile düet.. sıra geldi denemelere.. Bir .. iki.. üç.. dört.. derken denenen hiçbir kızın sesi hocanın sesiyle uymuyordu birtürlü.. Bense diyorum ya biraz silik olduğumdan kül kedisi gibi sesi en son denenen kişi olmuştum.. Sesimin denenmesiyle ‘’ Aranan kan bulunmuştur’’ diye hocamızın sevinç nidasını hiç unutmuyorum.. Türküde ‘’ beni bu dertlere garkedeeeeen ‘’ diyen hocanın ardından ‘’ sen sen sen…. Sen sen sen ‘’ diyecek olan ben.. Günlerce yapılan hazırlık, prova vs. den sonra tam bir fiyasko solo.. Neden mi.. elimdeki mikrofonun sesini açmamışlar da ondan.. Gerçi ikinci nakaratta açtılarsa da ilk nakaratta hocamızı yalnız bırakmıştım.. Tabiri caizse dertlere garketmiştim anlayacağınız.. Aslında bu olaydan daha ziyade beni şok edense eve geldiğimde olayları anlatırken ‘’ mikrofonun sesini açmamışlar kimse duymadı benim ‘’ sen ..sen .. sen.. dediğimi’’ diyince babamın ‘’ ben duydum’’ demesiydi.. ‘’ baba sen orda mıydın gerçekten’’ ‘’ nerdeydin ben görmedim ki seni..’’ ‘’ güzel söyledim mi ‘’…. Artık sevinçle, gözler faltaşı şeklinde sorulan soruların bini bin para.. Sonradan öğrendim ki babam solo söylediğim için değil koroda olduğum için beni dinlemeye hep gelmiş.. Benimle birlikte o heyecanı bir köşeden hep yaşamış.. Alkışları diğer alkışlara karışmış.. ve sessiz sedasız bir köşede seyredip gururlanmış da bir güne bir gün ben şımarmayım diye bana hiç söylememiş..

Kimbilir daha neler neler söylemedi ve ben duymadım yıllarca.. Şehir dışına okumaya gönderirken otobüs hareket ettiğinde elinin tersiyle gözlerini sildiğini gördüm de bir de işte o zaman hayatımda çok şeyler değişti.. Bazı şeylerden dolayı zihnimde kavga etmeyi bıraktım onunla.. Zaten o da birkaç ay sonra bizi bıraktı ebediyyen.. Meçhule giden bir gemi misali sessizce bu limandan ayrıldı.. RIHTIMda kalan bizlerde gah elemli, gah kahırlı, gah sıradan günlerle yaşamaya devam edip gittik.. Size söylemedim değil mi.. flütümden başka bir de mızıkam olduğunu.. ama onu hiç çalamadım babam gibi.. Ablam değerlidir belki diye atmamış olacak ki çekmecede yerinde bulabilmiştim onu.. İşte burda flütümün yanında duruyor.. babamdan bir nefesle saklı o kırmızı kadife kutusunun içinde..

Tuncay YILDIRIM, bir alıntı ekledi.
29 Nis 23:22 · Kitabı okudu · 7/10 puan

Aynanın önünde biraz prova yap, yürü, kırıt. Ve kızarmamaya bak. Yüzü kızaran kız seksiliğinin yarısını kaybetmiş olur.

Marilyn, Alfonso SignoriniMarilyn, Alfonso Signorini

Şeyhim beni 70’lere ışınla,
3 milyar saniyem bitmeden önce
Sonsuzluğu bükeyim, kalan ömrümce.
Tasavvuf strese iyi geliyor bence.

Bir fırt ab-ı hayat versene şeyhim
Dindirsin faniliğin hararetini.
Bitsin mutat prova, deney, tatbikat;
Ecel formalitesi, azap rutini.

Şeyhim nedir bütün bu illüzyonlar seraplar?
Aşk üçgeni, meşk dairesi, kudret karesi,
Zeval kulvarındaki zırhlı araçlar?
Şimdi yani tam şu an kaderde ne var?

Şeyhim adım kara listede, aha!
Görünmüyor hicret rotasındaki vaha
Açamam, açamazsın, açılmaz şeyhim,
Sıfırın ortasına bir delik daha.

Şeyhim 14 milyar yıl ne çabuk geçti
Yaş kırk oldu kırklara karışamadım
Ben defterden sildim ölümsüzlüğü
Şeyhim kainata alışamadım.

#Muratmenteş
https://youtu.be/TzQbOdKVF1Y

Şeyhim beni 70’lere ışınla,
3 milyar saniyem bitmeden önce
Sonsuzluğu bükeyim, kalan ömrümce.
Tasavvuf strese iyi geliyor bence.

Bir fırt ab-ı hayat versene şeyhim
Dindirsin faniliğin hararetini.
Bitsin mutat prova, deney, tatbikat;
Ecel formalitesi, azap rutini.

Şeyhim nedir bütün bu illüzyonlar seraplar?
Aşk üçgeni, meşk dairesi, kudret karesi,
Zeval kulvarındaki zırhlı araçlar?
Şimdi yani tam şu an kaderde ne var?

Şeyhim adım kara listede, aha!
Görünmüyor hicret rotasındaki vaha
Açamam, açamazsın, açılmaz şeyhim,
Sıfırın ortasına bir delik daha.

Şeyhim 14 milyar yıl ne çabuk geçti
Yaş kırk oldu kırklara karışamadım
Ben defterden sildim ölümsüzlüğü
Şeyhim kainata alışamadım.

Murat Menteş, Şeyhim Beni Işınla

Ara sıra kendinden nefret ediyorsun. Neden mi? Herşeye ağlıyorsun değil mi? Denilen her şeye. Alınıyorsun, darılıyorsun. Güçlü değilim diyorsun, pes ediyorsun. Hassaslığına küfür ediyorsun. Şunun şurasında, kaç kere yuttun hıçkırıklarını? Kimseler duymasın, kimseler seni zayıf görmesin diye, kaç kere içine ağladın?

Anlamazlar korkusu ile, kaç kere uzaklara daldın? Hassasın. Çok hassas. Haddinden fazla olduğunu sanıyorsun değil mi? Kimsenin seni düşünmediğini. Bazen ayna başında prova bile yapıyorsun. "Ağlama" diyorsun kendine. Lakin sen öyle deyince hıçkırıkların ardı arkası kesilmiyor. Zira, insanın kendine yetmesi öyle güç ki...

‎Kendini teselli etmesi...
Bedenen yakınken, ruhen uzak olması.
Sevdiklerinden, ailesinden...

Çok hassasın.

Cam gibisin. Kıranları kesemiyorsun. Parçaların savrulurken, üstüne basıp geçiyorlar. Hassassın sen.
Bir söz paramparça eder seni. Hassassın, hayallerin yıkılır, nasıl mı? Bir söz yeterli. Sen hassassın, heveslerin ölür. Nasıl mı? Bir söz yeterli. Bunlar senin suçun mu? Değil. Senin tek suçun, duygularını belli etmendi. Hayallerini anlatman, hislerini dile getirmen...

Hassassın.

Bu yazıyı okuduktan sonra bile içine atacaksın, biliyorum. Sanki, bir balıksın. Başını dışarı çıkarsan, martının biri kapacak seni. Öyle bir korku var içinde. Kapanmışsın kendine. Yetinebildiklerinle. Sen hassassın. Ve kimsenin umrunda değil.

Ferhat Nas, bir alıntı ekledi.
19 Nis 13:52

Etrafımdaki adamlar hep bir ağızdan, prova ettikleri yanıtı verdiler: "Biz, ölmek üzere olanlar seni selamlarız!" Ben böyle bir vaatte bulunmadım.

Kayıp Denklemler, Scott BakerKayıp Denklemler, Scott Baker