Seçtiğim kelime ''alışmak''. Yedi harf üç hece olan kelimemizin TDK'ya göre anlamı; bir işi yapa yapa, çok kolay yapabilecek bir duruma getirmek. Allah aşkına bu nasıl bir tanım ya; nerede duygu, nerede yaşanmışlık... Tabii ki yok, niyesini söyleyeyim çünkü karşımızda TDK var. Ben yaşanmışlıklar üzerine bu kelimeyi tanımlayacağım şimdi. Önce bir düşünün; neye, nasıl ve neden alışırız?
Uzaklardan bir ses gelir; ''Ben adaletsizliğe alıştım!'' der. Herkesin ''adalet anlayışı'' farklıdır tabii. Bu ses adaletsizliğe alışmış; hak yerini bulmayınca, art arda mazlumun ahı alınınca yavaş yavaş buna alışmış. Alışmış çünkü adalet için kendince bir şeyler yapmış ama karşılığını alamamış ''bundan sonra da böyle gelmiş böyle gider'' der gibisinden bu duruma alışmış.
Ses biraz daha yakınlaşır; ''Ben bu dünyanın düzenine alıştım!'' der. Bu dünyanın düzeni nasıldır hepimiz az çok biliriz. İyiler çalışır, çabalar ama hedefine ulaşamaz ya da geç ulaşır. Kötüler de hak yiye yiye, sesi duyulmayanları eze eze istediği yere gelir. Bu bir algı oluşturmuş ve kısaca böyledir.
Artık ses tam dibimizden gelir; ''Sensizliği hiç sevmiyorum ama sensizliğe alıştım(!)'' der. İşte asıl mesele bu; istemeyerek alışmak. Zaman varya; hani geçtikçe insanı uyuşturan, alışmaya mecbur bırakan... Her şey onun yüzünden olur, sonuç bazen iyi bazen de kötüdür. ''Alışmak zaman alıyor, zamansa her şeyi...'' Ne güzel söylenmiş değil mi, okurken herkes hak veriyordur bence. Bu dipten gelen ses ne kadar da çaresiz ve zor durumda bırakılmış değil mi? Halbuki ses alışmak istememiş sadece durumunu anlatmış. Ama zaman öyle acımasız ki yine ezip geçmiş bu sesi. Frida Khola ''Bütün acılar bir gün geçer. Ya da alışırsın...'' demiş, Oğuz Atay'da ''Beni korkutan yokluğun değil, yokluğuna alışmak'' demiş. İşte bu yaşanmışlık,
Seçtiğim kelime ''alışmak''. Yedi harf üç hece olan kelimemizin TDK'ya göre anlamı; bir işi yapa yapa, çok kolay yapabilecek bir duruma getirmek. Allah aşkına bu nasıl bir tanım ya; nerede duygu, nerede yaşanmışlık... Tabii ki yok, niyesini söyleyeyim çünkü karşımızda TDK var. Ben yaşanmışlıklar üzerine bu kelimeyi tanımlayacağım şimdi. Önce bir düşünün; neye, nasıl ve neden alışırız?
Uzaklardan bir ses gelir; ''Ben adaletsizliğe alıştım!'' der. Herkesin ''adalet anlayışı'' farklıdır tabii. Bu ses adaletsizliğe alışmış; hak yerini bulmayınca, art arda mazlumun ahı alınınca yavaş yavaş buna alışmış. Alışmış çünkü adalet için kendince bir şeyler yapmış ama karşılığını alamamış ''bundan sonra da böyle gelmiş böyle gider'' der gibisinden bu duruma alışmış.
Ses biraz daha yakınlaşır; ''Ben bu dünyanın düzenine alıştım!'' der. Bu dünyanın düzeni nasıldır hepimiz az çok biliriz. İyiler çalışır, çabalar ama hedefine ulaşamaz ya da geç ulaşır. Kötüler de hak yiye yiye, sesi duyulmayanları eze eze istediği yere gelir. Bu bir algı oluşturmuş ve kısaca böyledir.
Artık ses tam dibimizden gelir; ''Sensizliği hiç sevmiyorum ama sensizliğe alıştım(!)'' der. İşte asıl mesele bu; istemeyerek alışmak. Zaman varya; hani geçtikçe insanı uyuşturan, alışmaya mecbur bırakan... Her şey onun yüzünden olur, sonuç bazen iyi bazen de kötüdür. ''Alışmak zaman alıyor, zamansa her şeyi...'' Ne güzel söylenmiş değil mi, okurken herkes hak veriyordur bence. Bu dipten gelen ses ne kadar da çaresiz ve zor durumda bırakılmış değil mi? Halbuki ses alışmak istememiş sadece durumunu anlatmış. Ama zaman öyle acımasız ki yine ezip geçmiş bu sesi. Frida Khola ''Bütün acılar bir gün geçer. Ya da alışırsın...'' demiş, Oğuz Atay'da ''Beni korkutan yokluğun değil, yokluğuna alışmak'' demiş. İşte bu yaşanmışlık,