Tamı tamına yirmi gün süren, soluksuz bir okuma yolculuğuydu. Yazarın incecik ipliklerle birbirine bağladığı ustalıklı kurgu ve titizlikle işlediği karakterler sayesinde, birbirinden çok farklı insanların evlerine, odalarına ve hatta ruhlarına girmiş gibi hissettim. Monte Kristo Kontu’nun neredeyse kutsiyet atfedilmiş o abartılı varlığı, giyindiği çeşitli kimliklerle hikâyeye bambaşka bir derinlik katıyor.
Klasik romanlarda sıkça karşımıza çıkan “iyi iyidir, kötü kötüdür” yaklaşımı burada da mevcut. Ancak pek çok örneğin aksine, yazar kötülüğün kaynağını karakterlerin yaşadığı travmalara dayandırarak daha insani, daha katmanlı bir bakış açısı sunuyor. Eserde “gen baskındır” düşüncesi belirgin şekilde hissediliyor. Bununla birlikte, romanın 1844 yılında kaleme alındığı düşünüldüğünde, ortaya koyduğu perspektifin edebiyatta çığır açıcı bir yerde durduğu da açık.
Edmond’un bitmek bilmeyen çilesini yazar öyle bir işlemiş ki, kendinizi onunla birlikte o karanlık hücre duvarlarına bakarken, onunla birlikte “Mercedes…” diye inlerken buluyorsunuz. En çok da babasının başına gelenler insanın içini kavuruyor; Edmond’un yıkılışını okurken, sanki ruhunu omuzlarınızda taşıyormuşsunuz gibi ağırlaşıyorsunuz. Yazarın geniş tasvirleri ve derinlemesine karakter çözümlemeleri sayesinde Edmond öyle canlı, öyle somut bir hâl alıyor ki; mahmur gözlerini, yüzüne çöken hüznün çizgilerini adeta görür gibi oldum.
İntikam yemini etmiş bu adam aslında doğrudan kötülüğe başvurmuyor; var olan karanlığın içinde yalnızca bazı kapıları aralıyor, bazı kulaklara fısıltılar bırakıyor. Böylece sosyetenin gözdesi, iyilik timsali bir kahraman kimliğine bürünürken, yıllar boyunca ilmik ilmik ördüğü intikamın sonunda kendisine yalnızca hüzün getirdiğini anlıyor. Okurken sık sık şunu düşündüm: “On dört