Çevremizde olup bitenler umrumda değildi. Onunla her saniye değerliydi. Belirli bir sürenin sonunda bu masumiyeti neden kaybediyorduk? Birkaç dakikalık bir gecikmeyi bile önemsemeye başlamamızın sebebi neydi? Ötekinin nefret ettiğimiz bir yemeği, bir rengi hatta bir parfümü sevmesinin ne anlamı vardı? Neden başlarda, hiçbir şeyin bize ait olmadığı zamanlarda, diğerine ait her şeyle ilgilenirken, sonunda bizim isteğimize uymayan tek bir şey bile işkenceye dönüşüyordu?
Bak, insanın etrafındakilere değil, anlatamadıklarını anlatabileceği, hayatını bölüşebileceği, onu sahiden anlayabilen ve ona yarenlik edebilen birilerinin varlığıyla ilgili bunlar. Kafanda hep bir soru vardır; gece yatağa girince o soruyla döner durur, uyuyana kadar kendinle konuşursun. Sağa dön olmaz, sola dön, cık. İşle ilgili olsun, derdinle, sıkıntınla, hastalıkla, yoklukla ilgili olsun; ne dersen... İşte onu kendinle konuşuyorsan yalnızsız demektir. Ne kadar çok kendinleysen o kadar yalnızsın Halil.
İnsan kendisine benzeyeni bulunca hem haline üzülüyor hem de yalnız değilmişim diyerek bencilce seviniyor. İnsanlar, diye düşündüm, ne denli farklı duygular doğuruyorlar.