Ben sevdiğim insanları kaybetmekten müthiş acı duyarım. Hatta hep şöyle tarif ederim; birini sevdiğim zaman -hani çocukken giydiğimiz şu cırt cırtlı ayakkabılar vardı ya- sanki o kişinin cırt cırtı gelip benim kalbime yapışıyor ve o kişi benden giderken de o cırt cırt sökülerek kalbimi lif lif koparıyor gibi hissediyorum.
... ama ben ne yakalayabilirdim bu gri ıslak sabahta? Yüzündeki gülümseyi yakalayamazdım, gözlerindeki ışığı, mavi bir kediyi, mor bir pengueni, rüzgârda havalanan tozu, kulaklarına dünyadaki tüm müziği bastıran gürültüsüyle fısıldayan bir düşünceyi. Şimdi, çocuğum, her şey görünmezken ne yakalayabilirim?
Kelimeleri, anneciğim, dedi Nikolai. Birbirimizin kelimelerini yakalayacağız, anlamıyor musun?
Anne babalar her şeyi önceden düşünseydi hiç bebek doğmayabilirdi, dedim.
...
Niye çocuk yaptın, diye sordu, madem bunun gerçekleşeceğini biliyordun?
En iyimser olmayan insan bile biraz umut ister.
Hüsnükuruntu değil mi, bahsettiğin umut?
Muhtemelen.
Bunun hüsnükuruntu olduğunu kabul ediyorsan neden üzgünsün hâlâ?
Neden, dedim. Çünkü hazırlanmak deneyimlemek değildir. Öncesinden yaşamak yaşamak değildir. Bugün üzüleceğim, yarın üzüleceğim, bir hafta sonra da, bir yıl sonra da. Ebediyen üzüleceğim.
Yıllarca hep sormuştu bana: Acı çekmek hakkında yazıyorsan, acı çekmeyi anlıyorsan, bana neden bir yaşam verdin? Ona hiçbir zaman yeterince iyi bir cevap verememiştim.