Eve vardıktan sonra Hakkı ve Rıdvan'la oturdum. Çalışmalarını izledim, gayretlerini ve inançlarını takdir ettim. İnanmak garip ve fevkalade bir işti. İnsan ruhuna dayanmış gizli bir payandaydı. Bu yıkıldığında insan da yıkılırdı. Fakat o ayakta kaldıkça, insan kendisi için saklanmış olanı aramaktan usanmazdı. İnsanın kendine inanmasını hayalperestlik sanan insanlar tanımıştım. İnancın bir şeyi dilemekten daha öte bir şey olduğunu görmezden gelmelerine hayret ediyordum. Bu yüzden inanan ve gayret eden insana saygı duydum, kulak verdim, güvenmek istedim. Bir şeye inanmak kolay iş değildi. İnsan neye inanacağını seçebilir miydi? Kendi özünde yazılı olanı okuyabilir miydi? Kimi insan inancını, kimi inanç insanını seçerdi. Ve nihayet elbette gayrete tabi idi. Onların birbirlerini okuyuşunu izlerken kendimi de okuduğumu sanıyordum. Üstelik bir kişi daha okumuştu beni. Adı Mehmet'ti. Beni ben kadar okumuştu. Ve o günden sonra onun okuyuşlarına hep güvenmiştim. Hakkı ve Rıdvan'a kolaylıklar dileyip, odama geçtim. Ve yeni okuduklarımı Mehmet'e yazmaya koyuldum.
[ 2. MEKTUP ]
Can kardeşim Mehmet,
Sözlerime başlamadan evvel saygılarımı sunuyor ve sana yüreğimin en derininden sevgimi bir kuş gibi uçuruyorum.
Bu, henüz haberin olmayan ikinci mektubum. Ne zaman veririm bilmiyorum. Öyle sanıyorum ki tam vakti geldiğinde vermiş olurum. Bildiğin gibi mektup yazmaktaki gayem dostluğumuzu yarına taşımaktır. Gün olur sözcüklerimiz yönünü şaşırır, dilimiz şuradan şuraya uzanamaz olur. Gün olur, sevgiye, mertliğe dair tüm inançlar yıkılır ve dünyadaki bütün dostlukların adına kara çalınır. O gün olur, bütün kağıtlar, kalemler ve onca sözcükler bizden yana şehadet eder.
Kardeşim, biliyorsun ki yazmak ve konuşmak arasında bazı farklar vardır. Konuşurken sözcükler çoğu