“Sana, beni asla tanımamış olan sana.”
Bu tek cümle, aslında tüm kitabın kalbidir. Her şeyin başlangıcı ve aynı anda sonu…
Birçok dostumun tavsiyesiyle başladım bu kitaba. Okudukça yerimden kalkamadım; her sayfada farklı bir duygunun kapısını araladım. Sessizce ama derinden içime işledi.
Bir kadın hayal edin… Sevmenin körleştirdiği bir kadın. Tüm yok sayılmalara, unutuluşlara ve sessizliklere rağmen içinde sönmeyen bir umut ışığı taşıyan bir kadın.
Ve bir adam düşünün… Göz alıcı, başarılı, nazik ama bir o kadar da uzak. Karşısındaki kadını görmeyen, tanımayan, hatırlayamayan…
İşte Zweig’in büyüsü burada başlıyor.
Hepimizin zaman zaman yaşadığı o garip his… Kalabalığın içinde tanıdık bir yüzle göz göze gelmenin yarattığı birkaç saniyelik şaşkınlık…
Ya R. o anlardan birinde onu gerçekten tanısaydı?
Ya geçmişte paylaştıkları anılar adamın zihninde bir iz bırakmış olsaydı?
Kadın ulaşılmaz olana ulaşsaydı… Yine aynı tutkuyla sever miydi?
O zaman bu hikâye yazılır mıydı?
Belki de yazılmazdı. Yazılsaydı bile böylesine içimize işleyen bir mektup olmazdı.
Zweig, bilinmezliğin büyüsünü bir kadının yıllar süren sessiz çığlığını, unutulmanın soğukluğunu ve umudun tuhaf sıcaklığını öylesine ustaca işlemiş ki…
“SEN BENİ ASLA TANIMADIN.”
Her tekrarında içimizde bir keşke yankılanıyor. Keşke tanısaydı keşke bir an olsun yüzüne bakıp hatırlasaydı…
Bu kitap bir aşkı mı anlatıyor, yoksa bir saplantıyı mı? Karar sizin. Ama şurası kesin: Sayfalar ilerledikçe aynı kadının hislerini yaşıyorsunuz. Aynı özlem aynı hayal kırıklığı, aynı “bir ihtimal”in peşinden sürüklenme hissi…
Ve mektubun sonuyla gelen aynı boşluk. Aynı geç kalmışlık. Aynı pişmanlık.
Zweig, kelimeleriyle boşa tek bir adım atmıyor. Soluksuz okunacak bir anlatı sunuyor bize.
Elinize alın. İlk sayfayı çevirin. Sonrasını