Franz Kafka, belki de edebiyat tarihinin en fazla abartılmış yazarlarından biridir. Metinleri, sürekli aynı temanın etrafında dolaşan; çeşitlilikten yoksun, içe kapanık bir ruh hâlinin tekrarından ibarettir. Kendi dünyasına sıkışmış, özgüvensiz herifin tekidir. Hatta yazdığı eserlerin ölümünden sonra yakılmasını isteyecek kadar da ezik bir karakterdir.
Yazdıklarında ve hayatında sürekli hissedilen bir depresyon, bunaltı, çaresizlik ve karamsarlık hâkimdir. Bu atmosfer, metinlerine nüfuz etmekle kalmaz; aynı zamanda yazarın karakterine dair güçlü ipuçları da sunar.
Eserlerinin edebi niteliği tartışmalı olduğu gibi, kişiliği de bir o kadar sorunludur. Gerçeklikten kopuk, ayakları yere basmayan bir ruh hâli içinde, kararsızlık ve güvensizlikle örülü bir yaşam sürmüştür. İki kez nişanlanıp ayrılması, evli bir kadınla ilişki yaşaması fakat bu ilişkiyi dahi yüz yüze sürdüremeyecek kadar çekingen davranması, onun iradesinin ne kadar zayıf olduğunu gösteriyor. İlişkiler ciddiyet kazandığında geri çekilmesi ve korkuya kapılması, bu zayıflığın bir yansımasıdır.
Milena’ya duyduğu aşkın günümüzde bu denli romantize edilmesi ise ayrıca düşündürücüdür; zira söz konusu ilişki sırasında Milena bir başkasıyla evlidir. Ne var ki, bu tür davranışlar Kafka söz konusu olduğu zaman ırz düşmanlığı değil, romantizm oluyor.
Bununla birlikte, bir yazarı değerlendirirken esas olanın onun karakterinden ziyade eserleri olduğu unutulmamalıdır. Yine de Kafka’nın eserlerini de edebi açıdan kayda değer bulmuyorum ve kişiliğinde de takdir edilebilecek en ufak bir özellik bile olduğunu düşünmüyorum. Bu kadar popüler olmasının sebebinin de yahudi lobisinin etkisi olduğuna eminim.