Delilikten anladığımız şeyi iğdiş ediyor, bir yandan onu küçük ve önemsiz eylemlere indirgerken bir yandan da kendi davranışlarımızın anlamını abartıyoruz. Örneğin bir memur, sırf hava güzel olduğu ve canı o gün uçurtma uçurmak istediği için işe gitmiyor- uçurtma uçurmak çocukluğundan kalma tatlı anıları çağrıştırıyor ona! Ama bir yandan da, "Acaba bana deli derler mi?" diye tasalanıyor. Ya da sonradan, öyle çılgınca bir şey yaptım ki..." diye anlatıyor olayı.
Ne zaman birine psikolog olduğumu söylesem, aldığım ilk tepkilerden biri daima şu olurdu: "Oo, seninle konuşurken ağzımdan çıkana çok dikkat etmeliyim."
Ama gün boyunca, ister sabah saat on, ister öğleden sonra üç olsun, hepimiz, gündelik düzenin, düzen güçlerinin köleleriyiz. Bizi ayakta tutan, zamanın geçmesi ve gecenin sunduğu kurtuluş umududur. Çünkü sonunda gece olacağını ve (gündüzle kıyaslarsak) dilediğimiz gibi davranma fırsatına kavuşacağımızı biliriz.
Kurumlar, ister din, ister aile, ister devlet kurumları olsun, gece insanlarına korkuyla bakarlar. Karanlıkla birlikte uyrukların denetlenmesi zorlaşır. Gece insanlarına her zaman kuşkuyla bakılır. O saatlerde ayakta olan hiç kimse hayırlı bir iş peşinde olamaz.