Gelecekte bir gün, birlikte uyandığımız bir sabah hayal ediyorum.
Perdeden sızan ışık odamıza dolarken, senin o biraz uykulu ama hep tanıdık gülümseyişine bakıyorum.
Kahvemi sen yapıyorsun, ben ekmekleri yakıyorum — her zamanki gibi.
Aramızda geçen küçük bakışmalar, sessizce gülümsemeler…
Hiçbir kelimeye gerek yok; çünkü biz her şeyi gözlerimizle konuşuyoruz artık.
Evimizde müzik çalıyor. Belki sevdiğimiz bir eski şarkı bizim oğlan Emre’den “Naçar”diyor…
Ben salonda ayaklarını uzatmışım, sen mutfakta barın kenarında bana bir kokteyl yapıyorsun — içinde sadece buz yok, içinde bizi anlatan bütün anılar var.
Birlikte sarılıp dertleşip ağladığımız o sahil gecesi, aynı anda sustuğumuz o konser anı, gözlerimizin konuştuğu o uzun bakışlar…
Ben sana bakarken, kendimi en çok “ait” hissediyorum.
Çünkü ben hiçbir yere değil, sana aitim.
Aynı marketin önünden geçiyoruz bir pazar günü.
Seninle birlikte pazara gidiyoruz, el ele.
Ben her zamanki gibi gereksiz şeylere yöneliyorum, sen her şeyi tek tek seçiyorsun.
Eve dönüyoruz, alışveriş poşetlerini yere bırakıp gülüyoruz.
Ve sonra yine sen, “Hadi sevgilim, aç bir film,” diyorsun.
Ben dizlerine uzanıyorum, sen saçlarımı okşuyorsun.
İşte o an dünya yine duruyor.
Ne ses var, ne zaman.
Sadece senin kokun, ellerin ve ben…
Sana dair en çok sevdiğim şey şu:
Senin yanında sıradan olan her şey çok güzel.
Basit bir yürüyüş, yağmurlu bir akşam, birlikte alınan bir kahve…
Sen varsa, hepsi başka bir renge bürünüyor.
Bazen geçmişteki o sahil gecemizi hatırlıyorum.
Birlikte içip dertleştiğimiz, senin bana “buradayım” dediğin o geceyi.