Bir denek yıllarca kör gibi yaşadığını ve daha sonraları gözlerinin gerçeklere açıldığını şöyle anlatır:
“Etrafımda bir kabuk var derdim. Bir örtü veya içine dönük. Dikkat ediyorum o zar gibi şeyi yırttım. Yahu ilk defa bir şeye baktığımda o şeyi görüyorum ve o şeyi düşünüyorum, yani yaşıyorum. Önceleri ben şu çakmağa bakıyorum derken aslında bakmazdım, yan gözle bakardım, onu yaşamazdım. Mesela İzmit’e giderken yolda dağlar, ağaçlar, tepeler falan bir şeyler var işte; onlara bakardım ama görmezdim, yani ağacın yeşilliğini, çiçeği, dağı şöyle açık seçik, billur gibi yaşayamazdım. Hep bir şeyler vardı, hep böyle içine dönük bir torba gibi vır vır bir şeyler vardı içimde. Her şeyi, yani kendi dışımdaki her şeyi yarı gözle görürdüm. Geçen gün giderken baktım dağlara, meğerse ne güzelmiş. Ağaçlar ne güzelmiş. İlk defa görüyorum etrafımda benden başka bir şeyler olduğunu. Güzeli de görmezdim. Bak buldum. Tam algılamazdım, yarı algılardım da bir de görüyorum sanırdım. İşte şimdi bunu yaşamak istiyorum, yani ne varsa onu tam açık seçik algılamayı istiyorum…”
Bu denek dış gerçekleri algıladığını ve artık bu gerçeklerle yaşadığının ayırdına varmış. Bir de iç gerçeklikleri algılama var. Zor olan da bu iç gerçekleri algılamak ve onlarla yaşamak. Ancak onları kabullenmek işimize gelmiyor. Çünkü onları bilmemek bizi rahatlatıyor.