Eğer bütün dünyadan, en uzak köy ve
en geri kalmış kabilelerden Hacca gelen bir milyondan fazla Müslümanın eğitim ve öğretiminden sorumlu olanlar, hac karşıtı lüksü sergilemede, çirkin aristokratlık taslamalarda, yemede, içmede, uykuda, sağlıkta ve hediye getirmede gösterilen
özeni onun ruhuna gösterselerdi; amellerin yapılış şeklinde, yani dış görünüşünde sergilenen bağnazlık, titizlik, kılı kırk yarma ve vesvesenin binde biri, haccın içeriği ve manasını idrak etmede sergilenseydi, evet böyle olsaydı, o zaman hac, her yıl,
yüz binlerce gönüllü, iştiyaklı ve hür temsilciyi, bir aylık teorik
ve pratik İslâm ilim kursu sayesinde hac ruhuyla, İslam misyonuyla, tevhid mektebiyle ve Müsluman milletlerin yazısıyla tanıştıracak bir ders dönemi olabilirdi. O zaman Hacılar; ülkelerine, şehirlerine ve köylerine, iş, hayat ve iman çevrelerine elleri
ve yürekleri olarak dönebilir; kendi öğrendiklerini halklarına
öğretebilirlerdi. Böylece hac, her yıl berrak düşünce ve imanıyla Müslüman ümmeti sulayabilen coşkun bir zemzem olacaktı; hacı, öptüğü Hacer-i Esved'e yemin ettikten sonra ömrünün sonuna kadar karanlık çevresini aydınlatabilen bir nar taşıyıcısı olacaktı.