Kelimelerle düşünürüz. Daha önce de söylediğimiz gibi, düşünerek gerçek imgelerden kurtulmaya mecburuz, çünkü bu imgeler ağır, meşakkatli ve kolayca idare edilebilir şeyler değil.
“O sırada bacaklarıma bir şey sürünüyordu. Bu ne ki demeye kalmadan gördüm ki dün bir kap ılık süt verdiğim kediydi. Eğildim başını okşadım. İçeriden bir kap ılık süt istedim. Getirdiklerinde bir elimi dizime koyup eğildim ve kabı önüme koydum. Yine iştahlı iştahlı yalamaya başladı. Bana çok alışmıştı. Kafasını okşayarak ‘Galiba bu akşam da uyku yok bize tatlı kedicik’ dedim. Sanki anlamış gibi ‘miyav’ dedi. Güldüm. Başını bir kez daha okşayıp evimin yolunu tuttum (syf:30).”
Miyazaki’nin filmlerini izleyenler bilirler ki oradaki tüm günlük hayat rutinlerinin detaylarını görmek insana bir huzur ve samimiyet verir. Bu kitaptaki betimlemeler de aynı bu tadı verdi. Sokak aralarında dolaşmak, bir kahvehanedeki rutini dinlemek, günlük hayat diyaloglarını okumak sanki bir konsept hayatın içine bize yerleştirmişler de biz de böyle bir hayatı yaşıyormuşuz gibi hissettirdi. Ara ara şiirlerin de yer aldığı kitabın sonunda yazarın bize de şiir için alan açması yazar okur bağı açışından beni iyi hissettirdi.
Fikrimi kim bilir ki?
Aslında herkesin bir dersi vardı dünyada
Sual etmek yetmezdi bazen, kim bilir fikrin cevabını?
Her gün aynı teraneyle yaşadık hayatı
Kalemim kırılırdı belki, ya da silemedim hayallerimi
Ne selam verebilir olduk, ne de ziyadesiyle alabilir