1996 ölüm oruçları çok korkunç bir olaydı. Bu eylemde on iki mahpus öldürüldü. Öldürüldü diyorum çünkü bunlar örgüt cinayetleriydi. Bu ölümlerin üçü, benim de kaldığım Bursa Hapishanesi'nde gerçekleşti. İnsan yaşamının çok ucuz olduğu bir dönemdi. Yaklaşık 70 gün aç kalarak, gün gün, eriyerek, gözlerimizin önünde öldü bu insanlar.
Hatırlıyorum, beş radikal sol örgüt adeta ölüm yarışına girmişti. Ölüm orucunda militanı daha çok ölen örgüt, daha direnişçi bir örgüt olduğunu düşünüyordu. Sadece örgüt yöneticileri değil, şiddet bağımlısı sol mahallenin önemli bir kısmı da böyle düşünüyordu. Bu solcu aklına göre insanlar özgürlük için, devrim için ölümüne direniyordu. Ölerek devrimci mücadelenin gelişeceğine inanan bir akıldı bu akıl.
Ölüm orucu zamanında bazılarıyla tartışmalarımız olmuştu. Onlar, "Biz burada öleceğiz, halkımız dışarıda mücadeleyi yükseltecek." diyorlardı. Kendilerini buna inandırmışlardı. Günde beş defa "Devrim şehitleri ölümsüzdür!" sloganları atıp duruyorlardı. O gün orada fena yanıldıklarını, bunun sonucunun ağır olacağını biliyor ve günlüklerime not ediyordum.
Kafaları yoğun biçimde kalın bir ideoloji tarafından ütülendiği için kör ve sağır olmuşlardı. İç sesleri o kadar yüksek çıkıyordu ki dışarıdan gelebilecek hiçbir sesi duymuyorlardı. Oysa o gün onlara, orada, ağlarsa bir tek annelerinin ağlayacağını söylemek isterdim, eğer beni dinleselerdi. Örgütleri için ölümsüz olan "şehitlerin" anne babaları için ölümlü olduğunu söylemek isterdim, eğer sesimi duymak isteselerdi.
Onlar, duymak istedikleri sese kulak verdiler ve öldüler. Ölüm orucu sonrası örgütler, ölümlere güzelleme propagandası başlattılar. Ölüm orucunda hayatını kaybeden mahpusların nasıl direnerek öldüğünü, devrimi uğruna ölecek kadar sevdiklerini yazıp durdular. "Ölümüne direnmek."