Enes

Enes
@ravachol
INTJ, 5w4.
İyi edebiyat sonsuza kadar kalır.
9/10
·224 syf.·
2025 1. kitabı
Yazar kime denir, nasıl olunur? Neden her kalemi eline alan ya da bir şeyler karalayan kişi yazar olarak anılmaz? Yüzeyselliğin zirve yaptığı, bilginin hızla tüketilip değersizleştiği bu çağda, Yazar Aytekin Yılmaz okuyucuya esas değerlerin ne olduğunu hatırlatıyor. Kimleri, neden ve ne için okumamız gerektiğine dair sorgulamalar yaparken, yalnızca okumak için okumaktan ziyade, okumanın özünde anlamak ve içselleştirmek olduğunu vurguluyor. Ona göre, bilgi ancak derinlemesine kavrandığında ve hayatın bir parçası haline getirildiğinde anlamlı hale gelir. "Okumayı ve yazmayı öğrenip de düşünmeyi başkalarına bırakmanın insanlara ne faydası var?" - Ernst R. Hauschka Hauschka'nın sevdiğim bir sözüdür. Kitap aslında tam da buraya değiniyor. Gerçekleri ve kendi tecrübelerini örnek göstererek. Kitap, bireyin düşünme ve sorgulama sorumluluğunu başkalarına devretmemesi gerektiğini, aksi takdirde körü körüne kabullenmenin esiri olacağını gözler önüne seriyor. Yazar, kendi tecrübelerinden yola çıkarak bu durumu somut örneklerle açıklıyor ve okuyucuya eleştirel düşüncenin önemini hissettiriyor. Devrimcilik yapmadan evvel devrimciliğin ne olduğunu anlamak gerektiğini söylüyor ve devrimin neden önce kendimizde başlaması gerektiğini alıntılarla ve örneklerle anlatıyor. Devrimi kendinde başlatamayanların, hiç bir şeyde ve hiç bir yerde bir şeyi başlatamayacağını veya bir sorunu çözemeyeceğini gösteriyor aslında. Üstüne, bu insanların nasıl karşıt olduğu şeylerden beter insanlara dönüştüğünü de anlatıyor. Değerler uğruna mücadele ettiğini sananların, farkında olmadan kendi karşıtlarının hatalarına düştüğünü ve bazen onlardan bile daha acımasız hale geldiğini gösteriyor. Bu dönüşüm sürecini, tarihten ve edebiyat dünyasından örneklerle detaylandırıyor. Kitap, okurlarına sadece bu
Altı Çizilecek KitapAytekin Yılmaz · Vadi Yayınları · 20241 okunma
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Yerli Ernesto'nun(!) Trajik Sonu
PKK, arada bir militanlarına enternasyonallik adına, kod isim olarak dünya solunu etkilemiş devrimci isimlerin alınmasına izin verirdi. Benim tanıdığım militanlardan biri, Ernesto adını almak için epey bir çaba içinde olmuş ve sonunda örgütten izin çıkmıştı. Gerçek adı Ali D. olan kişi, "Ernesto Che Guevara" adını alınca Che olacağına inanmış bir hali vardı. O kadar çok sevinmişti ki çoğumuz onu kıskanmış ve cesaretine hayret etmiştik. Arkasından, "Ernesto adını almak iyi de, bakalım o isme layık biri olabilecek mi?" diyorduk. Onunla ilk defa 1991 yılının sonbaharında İstanbul'da tanıştık. Tanıştıran yoldaş, "Ernesto yoldaşla tanışacaksın." dediğinde, gözlerimin dört açıldığını hatırlıyorum. "Bu ne cesaret, bu ne gözü karalık!" demiştim içimden. Görüştüğümüzde içim pek ısınmamıştı. Benim gözüm tutmamıştı ama o dönem duyduklarıma bakılırsa sevenleri çokmuş. "Çok iyi örgütçüymüş, konuşunca üç beş kişiyi birden örgütleyip savaşmaya dağa gönderiyormuş. Partiye çok bağlıymış, gece gündüz demeden Che Guevara gibi halkı düşünüp halk için yaşıyormuş. Halkımıza tam böyle birileri lazımmış. Keşke Ernesto gibi devrimcilerden daha fazla olsaymış." Daha buna benzer bol keseden atıp tutulan laflarla, yerli bir Ernesto çıkarmak isterken boş şişirme yalanlar birden son buldu. Anlata anlata bitiremedikleri bizim çakma Ernesto, İstanbul'da bir operasyonda yakalandı. Poliste konuşup itirafçı oldu. İstanbul'da ev ev, mahalle mahalle gezip polisle birlikte örgüte yardım edenleri aramışlar, bulduklarını da İstanbul Emniyeti'ne getirmişlerdi. Eğer o dönem beni de bulsalar muhtemelen sorguda işkenceyi Ernesto yapacaktı bana. Sonraki günlerde duydum ki İstanbul Emniyeti Gayrettepe'ye düşen (o dönem siyasi şube oradaydı) örgüt üyelerine işkenceyi, bizim çakma Ernesto'ya yaptırıyorlarmış.
Sayfa 222
Akşamları eve geç geldiği için kocasına boşanma davası açan solcu kadınlar, dört çocuğunu eşine bırakıp başka ülkelerin dağlarına devrim yapmaya giden Che Guevara’yı seviyorlar. Her zaman öyle olmuştur, başkaları için ölenleri herkes çok sever.
Sayfa 221
1996 ölüm oruçları çok korkunç bir olaydı. Bu eylemde on iki mahpus öldürüldü. Öldürüldü diyorum çünkü bunlar örgüt cinayetleriydi. Bu ölümlerin üçü, benim de kaldığım Bursa Hapishanesi'nde gerçekleşti. İnsan yaşamının çok ucuz olduğu bir dönemdi. Yaklaşık 70 gün aç kalarak, gün gün, eriyerek, gözlerimizin önünde öldü bu insanlar. Hatırlıyorum, beş radikal sol örgüt adeta ölüm yarışına girmişti. Ölüm orucunda militanı daha çok ölen örgüt, daha direnişçi bir örgüt olduğunu düşünüyordu. Sadece örgüt yöneticileri değil, şiddet bağımlısı sol mahallenin önemli bir kısmı da böyle düşünüyordu. Bu solcu aklına göre insanlar özgürlük için, devrim için ölümüne direniyordu. Ölerek devrimci mücadelenin gelişeceğine inanan bir akıldı bu akıl. Ölüm orucu zamanında bazılarıyla tartışmalarımız olmuştu. Onlar, "Biz burada öleceğiz, halkımız dışarıda mücadeleyi yükseltecek." diyorlardı. Kendilerini buna inandırmışlardı. Günde beş defa "Devrim şehitleri ölümsüzdür!" sloganları atıp duruyorlardı. O gün orada fena yanıldıklarını, bunun sonucunun ağır olacağını biliyor ve günlüklerime not ediyordum. Kafaları yoğun biçimde kalın bir ideoloji tarafından ütülendiği için kör ve sağır olmuşlardı. İç sesleri o kadar yüksek çıkıyordu ki dışarıdan gelebilecek hiçbir sesi duymuyorlardı. Oysa o gün onlara, orada, ağlarsa bir tek annelerinin ağlayacağını söylemek isterdim, eğer beni dinleselerdi. Örgütleri için ölümsüz olan "şehitlerin" anne babaları için ölümlü olduğunu söylemek isterdim, eğer sesimi duymak isteselerdi. Onlar, duymak istedikleri sese kulak verdiler ve öldüler. Ölüm orucu sonrası örgütler, ölümlere güzelleme propagandası başlattılar. Ölüm orucunda hayatını kaybeden mahpusların nasıl direnerek öldüğünü, devrimi uğruna ölecek kadar sevdiklerini yazıp durdular. "Ölümüne direnmek."
Sayfa 218