Doğu Akdeniz'deki Amerikan hakimiyeti, İngilizlerin hem stratejik hedeflerini hem de prestijlerini olumsuz etkiliyordu. Bu yüzden İngilizler, NATO'nun askeri istihbarat değerlendirmelerine temkinle yaklaşıyordu.
İngiltere gibi ittifakın önemli devletleri, NATO istihbarat değerlendirmelerini etkileyerek, kendi kapasitelerini olduğundan fazla göstermeye çalıştı. İngilizler'in bunu yapmaktaki amacı, Doğu Akdeniz'deki lider rollerini ve Orta Doğu'daki nüfuzlarını korumaktı. İngilizlerin bu girişiminin sonucu ise iki yönlüydü. Öncelikle Londra, Amerikalılara İngiltere'nin savaş sonrasında dahi ittifakın bölgedeki çıkarlarını koruyabileceğini göstermeye çalışıyordu. İkincisi ise, ittifaktaki Türkiye gibi görece güçsüz ülkelere Londra'nın kendilerine gerekli güvenliği sağlayabileceğini belirtip Amerika'ya yaklaşmalarını önlemekti.
NATO'dakinin aksine, Orta Doğu'daki üye ülkelerde darbeler, suikastlar ve siyasi entrikalar neredeyse norm haline gelmişti. Temmuz 1958'de, Arap milliyetçisi subayların Irak'ta yaptığı darbe, Bağdat Paktı'nın güvenliğine dair endişeleri haklı çıkardı. Darbeci subay Abdülkerim Kasım'ın başında olduğu yeni iktidar, Bağdat Paktı'ndan çekilerek ülkesini Batı doğrultusundan çıkardı. Bu, önceden Irak hükümetinin elinde olan Bağdat Paktı'nın gizli belgelerinin —örneğin istihbarat ve askeri planlama komite raporları— istenmeyen kişilerin eline geçmiş olabileceği anlamına geliyordu.
Irak'taki darbenin hemen ardından M15, kalan üye ülkelere yeni güvenlik protokolleri ilan etti ve Bağdat Paktı'nın genel merkezinin, en istikrarlı ülke olduğu düşünülen Türkiye'ye alınması kararlaştırıldı.
İngilizler, gerekli güvenlik önlemleri alınmadan hiçbir gizli belgenin üye ülkelere dağıtılmaması kararını vermişlerdi. Bu karar üzerine, toplantıda bulunan İran temsilcisi General Jazi, İngiliz Büyükelçinin kulağına eğilerek, kendi ülkelerinde polis dışında gereken önlemleri alıp istihbarat güvenliği sağlayabilecek özel bir kurum bulunmadığını söyledi.
1940 yıllarının sonunda Bulgaristan'dan gelen yaklaşık 250 bin kişilik göç dalgasından duyulan endişeydi:
"Muhakkak ki bu göçmenlerin arasında, şimdiden tespit edildiği üzere, bazı komünist ajanlar bulunabilir. Komünist Parti'nin ülkede yasal bir varlığının olmaması, ülkede komünist olmadığı manasına gelmez. Bununla birlikte, komünist teşkilatın Türkiye'de hükümete sızacak ya da doğrudan etki edecek gücü bulunmamaktadır."