Türkiye'nin Akdeniz savunması için NATO Askeri Komitesi planlarına dahil olduğu sırada, Sovyet istihbarat örgütü MGB en gizli ajanlarından birini Ankara'ya yollamıştı. Adı hâlâ kayıtlarda gizli olan bu ajanın amiri, daha önce Fransa'da görev yapan ve Troçkistleri ve Sovyetler'den Batı Bloku'na iltica eden devlet görevlilerini ortadan kaldırmak üzere özel eğitim almış bir suikastçı olan Aleksander Korotkov'du. Korotkov ve yardımcısının Türkiye'deki faaliyetlerine dair arşivler hâlâ araştırmaya açılmadığından, yürüttükleri operasyonlar hakkında detaylı bilgi yoktur. Ancak KGB arşivlerinde açılan dosyalardan, Sovyet istihbaratının MAH ve Türkiye'nin diğer güvenlik birimlerine ve bu birimlerin Batı ülkeleri ile yaptığı işbirliğine karşı yürüttüğü faaliyetlere SAMANTA kod adını verdiği biliniyor. Açılan arşivler ışığında, Korotkov ve yardımcısının kısmen başarılı olduğunu söylemek çok da abartılı olmaz. Örneğin, 1940'ların sonuna doğru MAH, ordu içerisinde GRU'ya çalışan gizli bir hücrenin varlığını ortaya çıkarmıştı. 1950'lerde ise Türkiye'nin NATO ve Bağdat Paktı'nda daha aktif rol oynaması, Sovyet istihbaratının ona yönelik faaliyetlerini artırmasına neden oldu.
Sovyet askeri istihbarat örgütü GRU ve 1954 yılında KGB adını alacak olan sivil istihbarat örgütü MGB, elindeki her imkânı kullanarak NATO'nun faaliyetleri hakkında istihbarat toplamaya çalışıyordu. Bunu da çoğu kez ittifakın zayıf halkası olarak tanımlanan Türkiye üzerinden yapıyordu. Sovyet istihbaratının Türkiye üzerinden NATO'ya sızma çabaları, Türkiye'nin ittifaka katıldığı 1952 yılının öncesine, NATO'nun askeri planlamasına dâhil olduğu 1950 yılında yapılan kurmay müzakerelerine kadar gider.
Türkiye'nin Batılı güvenlik mekanizmalarına katkısı ya eşit taraflar arasında resmi ve bağlayıcı bir anlaşma ile ya da NATO tam üyeliğiyle sağlanmalıydı. Türkiye, kendisinden zayıf ya da kendisiyle eşit güçte gördüğü ülkelerden güvence almayı kabul etmeyecekti. Bu nedenle, NATO içinde yer alsa bile Türk hükümeti Amerika'dan resmi bir güvence talep ediyordu. NATO üye diğer küçük ülkeler ne Sovyetler'e dair Türkiye kadar bilgi sahibiydiler ne de savunma harcamaları Türkiye'nin yanına yaklaşabiliyordu. Dışişleri Bakanı Köprülü'nün Amerikan Büyükelçisi'ne söylediği gibi, NATO içerisindeki küçük ülkeler Türkiye'ye güvenlik teminatı vermek yerine onu örnek alabilirlerdi. Türkiye, Sovyetler üzerindeki uzmanlığını istihbarat diplomasisinde kullanarak NATO'da Amerika ve İngiltere'ye eş bir ortak olarak algılanmasını sağlamaya çalışıyordu.
Türkiye ile Batılı müttefikleri arasında güven tesis edilmesi zorlu bir konuydu. Bu da şaşırtıcı sayılmazdı; zira müttefikler arasındaki güven inşası, istihbarat işbirliğinin temelidir.
Türkiye'nin NATO üyeliği öncesinde bile, dönemin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Amerikan Büyükelçisi George McGhee'ye, Türkiye ve ABD'nin küresel sorunlara aynı perspektifle yaklaşması gerektiğini düşündüğünü söylüyordu.